ASLINDA HER ŞEYE SAHİPTİK


 

Ey, cennetin cehennemin elinde olduğu kişi,
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme.

Neye yarar insan dünyaları kazanıp da ruhunu kaybettiyse?

Son zamanlarda popüler gündemde yer alan bir filmin son sahnesinde başrol oyuncusunun söylediği söz bu kibirli çağa ait her şeyi özetler nitelikteydi. ‘’Aslında her şeye sahiptik…’’ 

Ayrıca film bütününde ciddi bir sosyolojik analiz barındırıyor. Türk menşei bir film olmamasına rağmen içerisinde kendi toplumumuzun geldiği hale dair de çok fazla veri bulabiliyoruz. Ne de olsa artık dünya dijital-teknolojik bir küre, her şey tek tip… Yakın zamanda ‘’farklı’’ ya da ‘’farklılık’’ gibi sözcükleri hiç kullanmayacakmışız gibi geliyor.

Peki ya farklı olmak isteyen kendi evladımız dahi olsa? Aslında farklılık bile değil, onlar sadece bir ‘’birey’’ olmak ve kabul görmek istiyorsa?

Cibran’ın ipeksi bir nahiflikte yazılmış oysa anlayabilen için kurşun kadar ağır dizeleriyle;

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.

Ve bir ruh daha tutunamadı, kayıp gitti ellerimizden…

Her çocuk, her genç, her kadın hatta her canlının üzerinde hepimizin sorumluluğu var. ‘’Benim oğlum, benim kızım, benim eşim değildi.’’ ne de olsa diyemeyiz. Toplumsal bir varlığız ve bunun getirdiği yükümlülükler var. Hepimiz doğrudan ya da dolaylı etkiliyoruz birbirimizi. Tıpkı bir zincirin halkaları gibi. Sürekli eksilen, kırılan, ayrışan, kopan bir zincirin mağrur halkaları…

Peş peşe gelen intihar haberlerinden sonra bir Türk genci olarak kendimi çok incinmiş hissediyorum. Duygusal yoğunluk kısmını bir kenara bırakıp biraz da bilimin ışığından ve gerçeklerinden bahsetmek istiyorum.

Bilimsel açıdan incelendiğinde, bu olgunun hem toplumsal (Durkheim tarafından) hem de bulaşıcı olduğu (Werther Sendromu) kanıtlanmıştır. İlk yaşanılan olayda hepimiz genç tarafından bırakılan her kelimesinin hançerle eşdeğer olduğu mektuba bir yerlerden ulaşmışızdır. Yaratılan kitlesel hareketi ve etkilerini tahayyül edebiliyor musunuz? Dolaylı yoldan da olsa bunu paylaşıp, duygusal şekilde romantikleştirerek başka bir ruhun da bu seçeneği tercih etmesinde etki sahibi olabilirsiniz. Ayrıca maruz kalanlarda yaratacağı ikincil travma, örselenme gibi konulara değinmek bile istemiyorum. 

Kendimi öldüremediğim için Werther’i öldürüyorum! Peki neymiş bu Werther Sendromu? 

“Werther Sendromu” olarak bilinen ve Alman yazar Goethe’nin “Werther’ in Acıları” adlı kitabı yayımlandıktan sonra Avrupa’da ortaya çıkan intihar salgınıdır. Goethe’nin kaleme aldığı “Werther’ in Acıları” ümitsiz bir aşk üzerine kuruludur ve bu romanda, Werther’ in aşkı için intihar edişi romantikleştirilerek anlatılır. Bu eserin ardından birçok intihar vakası yaşanmıştır ve birbirini takip eden intiharlara (taklit intiharlar) Werther Sendromu adı verilmiştir. Werther Sendromu, 2006–2007 yıllarında Siirt’te başlayan ve birçok kızın ardı ardına intihar etmesiyle ülkemizde yaşanmıştır. 

Tüm bunlar gösteriyor ki, bu olguyu romantikleştirmek ya da yanlış tutum ve davranışlarla paylaşım yapmak bile, ruhu dünyayla yaralı olanları intihara doğru yönlendirebilmektedir. 

Hakikat dolu şiirin son dizeleri misali;

Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Çükü sevgi daima yaratır, asla yok etmez.