MODERNLİĞİN KAYGILARI-2
Reklam
  • Reklam
ERDAL MORAL

ERDAL MORAL

MODERNLİĞİN KAYGILARI-2

26 Ocak 2021 - 00:29

 

ÖRTÜLÜ-ALENİ KAYGI

Salecl, Rollo May, 20. yüzyılda kaygıyı konu alan çalışmasında 1945'ten önce "örtülü kaygı'nın, 1945'ten sonraysa "aleni kaygı"nın varlığına dikkat çektiğini söyler. Ama kaygıya dair her iki kamusal tavır da benzer bir doğrultuya işaret eder. Her iki kaygı da öznenin yalnızlığını, sevemeyişi ya da sevilemeyişini, uyum sağlamaya dönük baskıyı ve bireyin özel bir "evsizlik" hissettiğini vurgular. "Örtülü kaygı" emarelerinin büyük ölçüde, Thomas Wolfe'un romanlarında sembolik ifadesini bulan meseleye dayandığına işaret eder May. Buna göre, buradaki eve gidemeyişin anlamı, öznenin psikolojik özerkliğini kabullenmede yaşadığı güçlükle ilişkili olmalıdır. Öznelerin hem işyerlerinde hem de boş zamanlarında aşırı faaliyetle kendilerini oyalamaya dönük çırpınmaları da bununla bağlantılıdır.

1920'lerin sonunda ortaya çıkan kaygının ekonomik buhranla bağlantısı vardır elbette; gelgelelim ekonomik güvensizlik, insanların özel hayatlarında yaşamaya başladığı güvensizlikle iç içe geçmiştir ve insanların üstlenmesi gereken roller konusunda bir karışıklık doğmuştur. Middletown (Ortaşehir) adını verdikleri yerdeki yaşam üzerine meşhur çalışmalarinda Robert ve Helen Lynd, insanların 1920'lerin sonunda bilhassa yabancılaştığına işaret eder, çünkü bir yanda zorlantılı bir çalışma gereksinimi, yaygın bir uyum sağlama mücadelesi ve boş zamanlarini sürekli bir faaliyetle tika basa doldurmak gibi hummalı bir çaba içine girmiş, diğer yandaysa kültürel gereklilikler konusunda çatışan örüntülerin doğurduğu kaosun içine düşmüşlerdir. Lyndlere göre, aynı anda hayatın her alanında değişim ve belirsizlikle uğraşmak öyle dayanılmaz bir hal almıştır ki, insanlar katı ve muhafazakâr ekonomik ve toplumsal ideolojilere sarılmaya başlamıştır. 

Salecl, İkinci Dünya Savaşı ertesinde kaygı alenileştiğini, zira insanların muhtemel binbir çeşit yeni felaketten (mesela atom savaşına ilişkin felaketlerden) açıkça korkmaya başladığı gibi, toplumsal rolleri konusunda da kendilerini daha emniyetsiz hissetmeye başladığını söyler. Robert Jay Lifton, o dönemde özne için seçeneklerin çoğalmasının kendisinde bir sorun görmüştür, zira özne muhtemel yeni savaşlardan dehşete kapıldığı gibi, durmaksızın kimliğini değiştirme baskısına da maruz kalmıştır; bu da özel bir kaygı hissini tetiklemiştir. Gelgelelim kimlik dağınıklığıyla ilgili bu kaygı, "köktenci dini tarikatlar ve muhtelif bütüncü spritüel hareketlerde ifadesini bulan bir kesinlik arayışını beslemiştir.

 

DIŞARDAN GELEN KAYGI

Renata Salecl, 2. Dünya Savaşı'nın bitiminde de Avrupa ve Amerika'nın tehlike konusunda benzer tavırlar içindeyde olduğunu söylüyor. Amerika ile komünist devletler arasında gerilimlerin tırmandığı zamanlara, her iki tarafın da kaygıyı dışardan gelen tehlikeyle ilişkili olarak algılıyordu; buna verilen yanıtlardan biri, muhtelif komplo teorileriydi. Salecl'e göre 1950'ler Amerikasında, zamanın korku filmlerinde de özel bir şekilde yansıtılan yoğun bir komünist komplo korkusu vardı. "Komünizm, toplumsal bünyeyi işgal edebilecek bir parazit veya toplumun tüm gözeneklerine nüfuz edebilecek ölümcül bir bakteri olarak algılanıyordu. Korku filmleri topluma dışardan gelen tehlikeyi ya uzaylılar biçiminde ya da Invasion of the Body Snatchers (Beden Hırsızlarının İstilası; Don Siegel, 1956) filmindeki gibi, insanları yakalayıp yerlerine uzaylı ikizlerini geçiren tuhaf bir dışsal fenomen olarak resmediyordu. Zamanın toplumsal paranoyasının bir diğer merkezi de, muhtelif psikolojik denetim biçimleri içeren komünist ideolojik telkin yoluyla beyin yıkanması kaygısıydı. O esnada komünist Doğu da, yabancı casusların içeri sızmasından ve Batı'dan burjuva tüketimciliği ve eğlence biçiminde gelen ideolojik denetimden korkuyordu."

1970'lerin sonu ve 1980'lerin başında korku nesnesinin gitgide toplumun ve bilhassa insan vücudunun içinde konumlandırılmaya başlamasıyla birlikte, kaygı algısında köklü bir değişim meydana geldiğine böylece komünistlerin korkusu, muhalifler ve gençlik hareketi biçimindeki iç düşmana yöneldiğine dikkat çekiyor Salecl. Buna göre HIV virüsünün ortaya çıkması Batı'da tehlike algısını kökünden değiştirmiş ve insan vücudu düşman saldırısının nihai hedefi haline gelmiştir. Dolayısıyla geçtiğimiz on yılda, insanlara yönelik nihai tehlike olarak bombanın yerini virüs almış gibi görünmeye başlamış, vücut da aynı anda hem muhtemel bir kurban hem de bu iç tehlikeye karşı müthiş bir savaşçı olarak algılanır hale gelmiştir. Bu esnada immünoloji (bağışıklık bilimi) olağanüstü bir güç kazanmış ve insan vücuduna yönelik bakteri ve virüs tehditlerine dair çalışmalarda, askeri bir jargon olan "içerdeki savaşlar" terimi kullanılmaya başlamıştır. Keza Hollywood korku filmlerinde de bir değişim gözlenebilir: It Came From Outer Space (Uzaydan Geldi; Jack Arnold, 1953) gibi filmlerin yerini They Came From Within (İçerden Geldiler; David Cronenberg, 1975) gibi filmler almıştır.

Devam edecek.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar