Gazetelerde birinci sayfada yer aldı Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin bu ay içinde Ankara’yı ziyaret edeceği haberi.
Bu haber ağa ile kâhyasının sabah yola çıkıp akşam döndükleri yolculuğu ve o yolculukta yedikleri haltı çağrıştırdı ama ne fıkrayı anlatabilirim ne de bunu birilerine hele de Türk devlet adamlarına yakıştırabilirim; edebim elvermez.
Dış politikamızda sağdan sola soldan sağa, doğudan batıya batıdan doğuya savrulmalar dahil tüm tutarsızlıklar 4 Temmuz 2003’de de başladı.
4 Temmuz ABD için bayramdır, ABD bağımsızlığını 4 Temmuz 1776’da kazanmıştır. Bunun için de her 4 Temmuz’u bağımsızlık ve “şükran günü” olarak kutlarlar.
4 Temmuz ABD için bağımsızlık günüdür ama aynı gün -şimdilerde unutulsa bile- bizim için kara bir gündür.
4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’deki özel kuvvetler karargâhı ABD askerleri tarafından basıldı ve 8’i astsubay 3’ü subay 11 askerimiz esir alındı, başlarına çuvallar geçirilerek ABD karargâhına götürüldüler. Sadece götürülmekle kalmadılar bir de videoları çekildi ve basına servis edildi. Servis eden de bizim verdiğimiz kırmızı pasaportla Irak dışına çıkma imkânına kavuşan ve şimdilerde Irak Cumhurbaşkanı olan Barzani’nin torunuydu.
O günlerin başbakanı şimdilerin T.C. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “bir nota vermeyecek misiniz” diye soranlara “Ne notası veriyorsun? Müzik notası mı?” diyordu. Dünya liderimiz o günlerde “ortak, yanlış yapıldı diye ortaklığı bozmaz” görüşündeydi.
Ardından 29 Ocak 2009’daki Davos Dünya Ekonomik Forumu’ndaki çıkışı geldi. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’le katıldığı bir panelde önce “one munites” çekip ardından “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” diyerek masadan kalkması ve “bir daha Davos’a gelmeyeceğini” söylemesi gündeme bomba gibi düştü. İçeride çok beğeni aldı! Ama “dış politikaya katkısı ne oldu?” diye sorarsanız maalesef “iyi oldu” diyemeyeceğim.
2009 Davos’unu 2010 Mayıs’ında patlak veren Mavi Marmara izledi. İHH Derneği abluka altındaki Gazze halkına insani yardım götürmek adı altında bir organizasyon düzenlemişti. Derneğin kiraladığı Mavi Marmara gemisi açık denizde İsrail komandoları tarafından basıldı ve 8 Türk vatandaşı öldürüldü.
Yine estik gürledik, yine heyheylendik ama ne olduysa Haziran 2016’ya gelindiğinde Sayın Erdoğan yeniden tavır değiştirdi ve İHH’lilere ““Uluslararası bazda bir adım atıyoruz. Siz kalkıp da Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz. Biz zaten oraya, Gazze’ye insani yardımı bugüne kadar hep yaptık, yapıyoruz” diyerek fırça attı.
İsrail’e tazminat davası açmıştık, ne oldubittiyse günün birinde 20 milyon dolar alarak tazminat davasından da vazgeçtik.
Hoş Sayın Erdoğan’ın İsrail’le ilişkilerindeki bu zikzaklar hiçte yeni ve şaşırtıcı değildir. 2005’te İsrail’i ziyaret etmiş, Holokst Anıtı’na çelenk koymuştu. Antisemitizmi(Yahudi karşıtlığını) de “insanlığa karşı işlenen suç” olarak tanımlamıştı.
Bu kadar değil dış politikamızdaki savruluşlarımız. Avrupa Birliği’ne giriş komedimizden Şam’da Cuma namazı kılma hevesimize, Rahip Brunson’un ABD’ye, Cemal Kaşıkçı’nın katillerinin Suudi Arabistan’a teslimine kadar onlarca örnek vermek mümkün. Ama ne zaman yeter buna ne de gerek var.
Bir zamanlar “15 Temmuz hain kalkışmasının finansörü” olmakla suçladığımız BAE’nin kapılarını üst üste çalmamız, saraylarında toplantı üstüne toplantı yapıp üç beş milyar döviz aramamız da işin cabası.
Sisi Temmuz ayında Türkiye’ye gelecekmiş haberi hatırlatmıştı ağa ile kâhyasının hikâyesini.
Madem tekrar barışacaktık, tekrar eski günlere dönecektik sahi biz o haltları niye karıştırdık?
Yorumlar
Kalan Karakter: