Yahya Kemal Beyatlı, Nazım Hikmet ve Necip Fazıl Kısakürek Cumhuriyet şiirinin üç büyük ismi.
Hem Cumhuriyet hem de Türk şiirinin başka çok büyük ustaları da var ama konumuzu bu üç şair üzerine kurgulayacağım için diğerlerinden bahsetmeyeceğim. Hem onların ruhundan hem de sizlerden özür diliyorum.
Ne yazık ki Türk milleti bu üç şairden, usta oldukları şiiri değil usta olmadıkları konuları öğrendiler ya da öğrendiklerini sandılar. Hem şiirden mahrum kaldılar hem de yanlışlarla kendilerini kandırdılar.
Yahya Kemal Beyatlı Nazım Hikmet’ten de Necip Fazıl Kısakürek’ten de önceki isim. Siyasetle daha az ilgiliydi. Belki de onun için öncelikle şiirle uğraştı, şiir yazmakla yetindi. Buna rağmen tarihe yöneldiğinde O da hatadan kurtulamadı.
“İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel” şiirinde “Vur pençe-i alideki şemşir aşkına/ Vur gülbang-ı âsmânı tutan Pîr aşkına” der. Güzel şiirdir, hem de çok güzel, ama yanlıştır.
İstanbul’u devşirme yeniçeri askeri değil, Anadolu Türk’ü fethetmiştir. Yeniçerinin sayısı 1453’te 5 bini geçmez. Savaşlarda değil varlığını borçlu olduğu hünkârı korumakla görevlidir.
Necip Fazıl Kısakürek te büyük şairdir. Müthiş, Türkçeye kimsenin hâkim olmadığı kadar hâkim bir kalem. Ah, keşke sadece şiir yazsaymış. Hoş yazdığı şiirlerin pek de bilindiğini sanmam ama. Her biri bir diğerinden güzel şiirlerle dolu “Çile” kaç kişinin kütüphanesinde mevcut ve kaç kişi Sakarya dışındaki şiirlerden haberdar acaba? Ve kaç kişi Sakarya şiirini baştan sona okumuştur?
Necip Fazıl Kısakürek keşke çok çok iyi bildiği şiiri bırakıp kulaktan dolma tarihçiliğe soyunmasaydı. Ve keşke O’nun öğrencisi olmakla tafra satanlar söylentilerden oluşan tarihçiliğine değil de Türkçeyi bir nakış gibi dokuyan şairliğine öykünselermiş!
“Büyük Mazlumlar” da Çile de başka kitaplarıyla birlikte kütüphanenim raflarını süsler. Keşke kulaktan dolma tarihçiliğe soyunmasaydı” dediğim Büyük Mazlumlarda Hazreti Hasan’ı anlatır tevatürlere dayanarak. İşte o kitaptan bir anlatı:
“Sık evlendi ve sık boşandı. Bir iddiaya göre DOKSAN kere.
Bu mevzuda yapılan bir dedikoduya, kızı istenen bir büyüğün cevabı:
“… Yüz kızım olsa da Hasan her defa birini alıp öbürünü boşasa, sonuncusuna kadar hepsini verirdim.”
Sekizi erkek ve ikisi kız on evladı yaşadı.”
Bu Hz. Hasan’a övgü mü yergi mi? Sadece Hasan’a değil “kızı istenen büyüğe de” hakaret mi değil mi?
Yine o kitaptan bir başka alıntı:
“Misilsiz bir zühd ve takva. Yanında birçok at ve deve varken yirmi beş kere yaya hac…”
Hazreti Hasan 47 yaşında vefat etti. İlk 7 yaşını saymazsak kalır geriye 40 yıl. 25 kere yayan hacca gitmek ve tamı tamına 90 kere evlenip bilmem kaç kere de boşanmak nasıl mümkün olur ki?
Nazım Hikmet şair doğmuş şair kalmış, şiir yazmış, kimisi çok güzel, çok anlamlı. Ben “Kuvayı Milliye Destanı”, “Salkım Söğüt” ve son dönemde vatan hasretiyle yazdığı şiirlerini daha başka severim. Ne yazık ki Türk solu da Ondan şiiri değil Marksizm’i öğrenmek gibi bir büyük yanlışa düştü. Keşke onlar da şiir öğrenselerdi.
Ah ne olurdu zoru ustalardan öğrenmek yerine işin kolayına kaçmasaydık.
Yorumlar
Kalan Karakter: