Önce selamı unuttuk sonra diğer değerlerimizi.
Hâlbuki “selam kelamdan önce gelir” diyen bir medeniyetin evlatlarıydık. Söze başlamadan önce selam verirdik birbirimize yaşlı genç, kadın erkek, köylü kentli. Allah’ın selamıydı, nasıl esirgenirdi bir başkasından “selam ve esenlik üzerinize olsun” demek.
Unuttuk, artık yolda, yürüyüşte ya da herhangi bir mekânda kimse kimseye selam vermiyor, “selam ve esenlik üzerinize olsun” demekten kaçınıyor niyeyse.
Selamı unuttuktan sonra ardı ardına geldi unutuşlar ya da bilerek terk edişler.
Mesela yer vermeyi unuttuk bir hastaya, bir yaşlıya, bir büyüğe. Tramvaylarda, otobüslerde görüyorum yaşlıların, hastaların ayakta dururken gençlerin koltuklarda rahatça oturduklarını. Bazıları utandıklarından olsa gerek ya camdan dışarıya bakıyor ya da uyur taklidi yaparak gözlerini kapıyor. Hala içlerinde bir şeyler kalmış olsa gerek.
Yer verenler de var, hepsi vurdumduymaz değil. Yer veriyorlar yaşlı kadınlara, erkeklere, hastalara. Ne beklersiniz yer verilenlerden? Bir kuru teşekkür, değil mi? Ne yazık ki yer verilenlerin büyük kısmı bir teşekkürü çok görüyor o gençlere. Bir teşekkür, bu kadar mı zor?
Selam vermek, yer vermek ve teşekkür etmek değil unuttuklarımız, artık yol da vermiyoruz. Bir zamanlar gençler yaşlılarla, çocuklar büyüklerle, öğrenciler öğretmenleriyle karşılaştığında bir kenara çekilir, önünü ilikler ve selamlarını verirlerdi büyük bir saygıyla. Yaşlılar, büyükler ve öğretmenler de o büyük bir saygıyla verilen selamı aynı zarafetle karşılardı. Heyhat artık ne öğretmen öğrenci ayrımı var ne de büyük küçük, yaşlı genç.
Bir zamanlar köylerimizde okullarımız vardı bizim; uzun bir zamandan beri olmayan okullar. “Taşımalı eğitim” gibi akıl almaz bir uygulamayla kapatmak gafletinde bulunduğumuz okullar. Ya da öğretmenin ayağını köyden kesmenin bir ince planı, köyü teslim almanın sinsi uygulaması.
“Selam kelamdan önce gelir” diyen bir kutlu medeniyet anlayışının zaman içerisinde nasıl unutulduğunu anlatarak başlamıştım yazıya, köylerimizin hali pür melaline geldi konu.
Eskiden köylerde üç insan vardı; biri muhtar, biri öğretmen, biri de imam.
Muhtarlar o köyün güçlü ailelerinden seçilirlerdi ve “devlete karşı köylüyü, köylüye karşı da devleti temsil ederlerdi.” Ne maaşa, ne de silaha tavdılar. Şimdilerin maaşlı muhtarlarına hiç benzemezlerdi.
Öğretmenler köyde aydınlanmayı, aydınlığı temsil ederlerdi. Bunun için uğraşırlar, köy halkına hem örnek olur hem onların derdine çare bulmaya çalışırlardı. Öğretmenler köyü terk ettiler daha doğrusu zorla terk ettirildiler.
Şimdi köylerde okul yok, öğretmen yok ama günde sadece 40-45 dakikasını namaza, kalan vaktini de bağa bahçeye, ticarete ve büyük kısmıyla da siyasete ayıran imamlar var. İşin daha da acı tarafı kutsal dinimizi siyasette kullanan imamlar var.
Köylerimizin yeniden okulla ve öğretmenle buluşmasını sağlamak zorundayız. Hem de bir an önce.
Yorumlar
Kalan Karakter: