Bazı anlar vardır, hiçbir ses ulaşmaz içimize. Kalabalıklar içindeyizdir fakat içimizden kimse konuşmaz. Bir cümleye başlamak için bekleriz; kelimeler gelmez. Bir mesaj bekleriz; telefon susar. O anlarda, sanki hayatın kıyısında değil, derinliklerinde bir yerdeyizdir. Belki de bir kuyunun dibindeyizdir.
Belki… belki de o kuyu sandığımız kadar karanlık değildir. Belki biz o derinliğe kendi iç sesimizi daha iyi duyabilmek için inmişizdir.
Kuyunun dibi çoğu zaman yalnızlıkla eşleştirilir. Karanlık, sessizlik ve dış dünyadan uzaklık… Evet, bu tanımlar doğru olabilir. Fakat hatırlamamız gereken bir şey var: Derin düşünce genellikle yalnızlıkla sınanır. O anlar, çoğu zaman zihnimizin bize en açık olduğu anlardır. Kalabalıklardan uzaklaştığımızda, başkalarının gürültüsünden çıktığımızda kendi iç sesimizi duymaya başlarız. İşte o kuyu, içimizdeki yankıyı duymaya başladığımız yerdir.
Modern dünya, bizi sürekli bağlantıda kalmaya, hep “ulaşılabilir” olmaya, hızla karar almaya, çabuk yanıt vermeye zorluyor. Düşünmek mi? Derinleşmek mi? Zaman yok! Halbuki bir kuyuya inmek, yani kendi derinliğimize cesaretle bakmak, kararlarımızı şekillendiren bilinçdışı dinamikleri fark etmemizi sağlar. Yüzeyde bulamayacağımız cevaplar, o derinlikte saklıdır. Bir düşünceyi büyütmek, içimizde filizlenen bir farkındalığı yetiştirmek istiyorsak; önce yalnızlığı, sonra sessizliği, en sonunda da kuyunun dibindeki sakinliği kucaklamalıyız.
Kuyunun dibinde kaybolduğumuzu sandığımızda, aslında yeniden doğuşun eşiğinde olabiliriz.
Psikoloji literatüründe, bu durum “kreatif yalnızlık” (creative solitude) olarak geçer. Yani bireyin yalnızlığı seçerek daha üretken, daha yaratıcı ve daha anlamlı düşünce yapılarına ulaşması. Tıpkı Nietzsche'nin “Büyük fikirler yalnızlıkta doğar” sözü gibi. Ya da Rollo May’in dediği gibi, “Kendini dinlemek için önce gürültüden uzaklaşmalısın.”
Fakat bu süreçte yalnızlıkla izole olmayı karıştırmamalıyız. İzolasyon, dış dünyayla bağlarımızı koparırken; yalnızlık, iç dünyamızla bağ kurmamıza olanak tanır. Biz o kuyunun dibine kaçmak için değil, kendimize yaklaşmak için ineriz. Kimi zaman bu bir yürüyüşte olur, kimi zaman bir tatilde, kimi zaman da bir sabah sessizce kahve içerken. Dış dünyanın sesi kısıldığında, iç dünyanın yankısı belirginleşir. İşte o yankı, büyüme için fırsattır.
Bu yüzden kendimize şu soruları sormayı öğrenmeliyiz:
Bugün iç sesimi gerçekten duydum mu?
Karar verirken içgörümle temas ettim mi, yoksa sadece dış uyaranlara mı tepki verdim?
Derinleşmek için hangi anları yaratıyorum?
Kuyunun dibinde olmak, yalnızca düşmüş olmayı değil; belki de daha önce çıkmadığımız bir yere inerek kendimize yaklaşmayı simgeliyor olabilir. Çünkü o derinlik, aynı zamanda dönüşümün de evidir. Pek çok lider, sanatçı, yazar ve düşünür, en yaratıcı fikirlerini yalnızlık anlarında buldu. Çünkü kalabalıkların yönlendirmediği bir yerde, insanın kendi iç pusulası çalışmaya başlar.
Elbette bu kolay bir süreç değil. Yalnızlık, ilk başta huzursuzluk getirebilir. Kendimizle baş başa kalmak cesaret ister. Fakat sonra, kendi sesimize alışırız. Zihnimiz yavaşlar, kalbimiz netleşir. Gölge gibi üstümüze çöken sorular, birer birer anlam kazanır. Ve biz, kuyunun dibinden çıktığımızda artık aynı kişi değilizdir.
Kendi hayatımızda da o karanlık zamanlar, bazen kuyunun dibine inmek gibidir. Hatırlayalım: O derinlikte ışık yok diye, çıkış yolu da yok demek değildir. Zamanla gözümüz karanlığa alışır. Sonra bakarız ki, ışık hep varmış. Sadece yukarıdan değil, içimizden de geliyormuş.
Bizler hem yüzeye hem derinliğe aitiz. Bazen yukarıda uçan bir kuş gibi özgür; bazen bir kuyunun dibinde gibi içine dönük…
Veee her iki hali de bizim. Her iki hali de değerli.
Kuyudan çıkmak için önce oraya inmeyi kabul etmek gerekir. Ve biz, her indiğimizde biraz daha büyür, her çıktığımızda biraz daha aydınlanırız.
Yorumlar
Kalan Karakter: