Eğitim sistemi mi, eleme sistemi mi?
“Modern eğitim sistemi, merak duygusunu öldürerek zekâyı cezalandırır” demişti Einstein.
Bugün, bu sözün gölgesinde 700’den fazla birinci ilan edilen bir sınavı konuşuyoruz. Başarı, çocukların zeka ya da emeğinden çok, sistemin ‘göstermelik eşitliğe’ duyduğu takdir açlığının bir yansıması. Aslında konuşmamız gereken; sistemin başarı sandığı şeyin, çocukların merakını, yaratıcılığını ve iç sesini ne pahasına susturduğudur. Artık bu ülkede zekâ ödüllendirilmiyor-sadece sabreden, ezberleyen ve uyum sağlayan çocuklar ‘başarılı’ sayılıyor.
Bir çocuğun elinden merakını, hayal gücünü ve yaratıcılığını alırsan geriye ne kalır ki?
Ve biz hâlâ eğitim sistemini değil, sıralamayı konuşuyoruz. Asıl meseleye hiç dokunmadan, birincilikleri çoğaltarak neyin üstünü örtüyoruz, neyi hedefliyoruz?
Öğretim programlarını güncelleyen 2025 Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, çocukları “erdemli birey” olarak yetiştirmeyi hedefliyor. İyilik, doğruluk, adalet gibi değerleri tüm derslere yerleştireceğini vaat ediyor. Merhamet, saygı, sabır, ahlak, vefa ve tevazu. Bu değerlerin her birini hasret kaldığımız davranış stilleri değil mi? Adalet, saygı ve sorumluluk ise çatı değerler. Bunlar öğretim programlarına yazıyla eklenerek değil, adaletsizliği yeniden üreten sistemler içinde yaşatılarak öğrenilir. Saygıyı temel değer görmeliyiz diyen biri sizin yüzünüze bakarak -her ne sebepten olursa olsun- hakaret etse ne düşünürdünüz ki? Eğer bir çocuğun kalbinde “sorumluluk” hissi uyandırmak istiyorsak, ona sorumluluk vermeliyiz. Sadece kazanmayı değil kaybetmeyi; anlamayı, sevmeyi ve düşmeyi de öğretmeliyiz.
Eğer maarif, anlamı olan bilgi demekse; bu kadar çok çocuğun kendini anlamsız hissettiği bir sistemde neyi başardığımızı sanıyoruz? Anlamı merkeze alan bir eğitimden söz ediyorsak, bu kadar çok çocuk, neyi neden öğrendiğini bile bilmeden sadece kazanmak için yarışıyor?
Program merhameti kitapta anlattığı kadar sınıfta veya teneffüslerde yaşatabiliyor mu? Vefayı sınav başarısına feda etmeyen kaç eğitim kurumu kaldı? Günde bir öğünle okula gelen çocuklar bu sistemin neresinde? Ve biz hâlâ akademik başarıyı, duygusal ve fiziksel eşitsizliklerin üzerine inşa ediyoruz. Bu modelin içinde öğrenciler nerede kalıyor? Eğer “tevazu” bir değer olacaksa, o zaman sistem neden çocukların başarılarını birbirine kırdırarak ölçüyor? Eğer “adalet” gerçekten işlenecekse, neden hâlâ coğrafi ve ekonomik eşitsizliklerle dolu bir eğitim düzeninde çocuklar aynı sınava giriyor? Eğer gerçekten “maarif” olacaksa bu model; önce çocuğun yüreğini, biricikliğini duysun. Çünkü en iyi ezberleyen, en çok soru çözen, en çok ders çalışan değil; hisseden, empati kuran, değer gören bir nesil ancak değer üretir.
Ben bu yazıyı bir eğitimci, bir danışman ya da bir uzman kimliğiyle değil; çocukların kalbine inanan, o çocuksu yönü merakı, hayal gücünü, soru sormayı, sorgulamayı ve üretmenin kıymetini bilen biri olarak yazıyorum.
Çünkü biliyorum ki bir ülkenin geleceğini sınav sonuçları değil, kendini gerçekleştirmiş bireyler inşa eder.
Çok şey öğretiyoruz ama en az hissettirdiğimiz şey: görülmek.
Bu yüzden çağrım eğitim politikacılarına değil; önce öğretmenlere, sonra ebeveynlere, sonra da birbirimize.
Lütfen önce çocuğunuzu duyun. Başarılı olmak zorunda olmayan çocuklara da sarılın, ilgi alanlarını, mutlu olacağı şeyi bulmasında, kendini gerçekleştirmesine destek olun.
Teneffüslerde yalnız duranları görün. Sınıfta sessiz olanları dinleyin. Ne hissettiğini sorun.
Belki o zaman, gerçek bir maarif başlar bu topraklarda.
Ezberin değil, anlamın ve vicdanın sesiyle.
Yorumlar
Kalan Karakter: