Bir zamanlar, çok eski çağlarda insanlar birbirine “sabır ve emek” borçluydu. Şimdi ise bir tuşla akıbetimizi tayin edecek kadar yakınız ve hazırız birbirimizden kopmaya.
Günümüzde ilişkilerde yeni bir dil üretildi ve konuşuluyor: Love bombing, ghosting, toksik ilişki, aşırı ilgi-ani terk…
Sanki duyguları, hikayesi, hassasiyetleri ya da acıları, sızıları, kederleri olan bir insanla değil de bir uygulamayla ilişki kuruyormuşuz gibi. Ve insan, güncellenebilen bir yazılım da değil!
Duygular bile ki, aşk kadar sevgi kadar derin duygular terimlere sıkıştırılmış durumda.
Oysa kelimeler her zaman masum mudur?
Bir davranışa isim verdiğiniz anda, zikrettikçe onu farkında olmadan normalleştirirsiniz. “Birini yok saydım” demek yerine “ghosting yaptım” dediğinizde, vicdanınızda daha hafifletilmiş bir etki mi uyandırır?
Elbette, dünyamız, koşullar ve çağ değişiyor, istekler, ihtiyaçlar, yaklaşımlar değişiyor.
İletişim biçimleri, beklentiler, roller dönüşüyor.
Ancak değişim, temel değerleri dejenere ettiği anda sadece ilerleme olmaktan çıkar; insanlığın felaketine dönüşür.
Love bombing…
Karşındaki insanı kısa sürede yoğun ilgiyle kuşatıp sonra aniden yok olmak. Nasıl bir acımasızlık türü bu? Romantizm falan değil, duygusal manipülasyonun ta kendisidir.
Ghosting…
Hiçbir açıklama yapmadan ortadan kaybolmak…
Birçok insan için ne kadar da tetikleyici olduğunu düşünür müsünüz? Özgürlük ibaresi değil; sorumluluktan, duygulardan kaçıştır.
Ailelerle, birçok hikayeyle temas etmiş, dezavantajlı gruplara çalışmış, mânânın hikmetine her daim kafa yormuş bir aile danışmanı olarak şunu net biçimde söyleyebilirim: Bu davranışların temelinde birçok komplike duyguyla beraber bağlanma korkusu, değersizlik kaygısı ve yüzleşemediğimiz yaralar vardır. Popüler kültürün dayatmasından bahsetmek dahi istemiyorum. Çünkü kalmak; bir ilişki veyahut bir düşünce ya da bir hayal fark etmeksizin cesaret ister.
Modern ilişki kültürü bize şunu sistematik bir biçimde empoze ediyor:
“Tatmin olmadığında vazgeç.”
“Zorlaştığında değiştir.”
“Derinleştiğinde kaç ve kaybol.”
Oysa ilişkiler tüketilecek duygular değildir. İnsanların varoluşları ve duyguları tatmin malzemeleri hiç değildir.
Birini “iyi hissettirdiği sürece” sevmek, sevgi değil; pragmatizmdir fayda odaklıdır. Bağlar, çıkarlarla yapılan sözleşmelerden ibaret gibi. Oysa bu toprakların hafızasında daha incelikli bir ahlak ve vicdan vardı. Tasavvuf ehli “incinsen de incitme” derdi. Yalnız insana değil, eşyaya bile hürmet edilirdi. Rivayet edilir ki eskiden ormancılar ormana genç ağaçlar ürkmesin diye baltasını sarıp girerdi.
Psikoloji bize bağ kurmanın emek, zaman ve sabır istediğini söyler. John Bowlby’nin bağlanma kuramı, insanın en temel ihtiyacının “güvenli ilişki” olduğunu ortaya koyar. Sevilmekten önce, güvende hissetmek isteriz.
Sosyoloji, yalnızlaşan bireyin yüzeysel ilişkilerle ayakta kalmaya çalıştığını anlatır. Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernlik” kavramı tam da bunu tarif eder: Bağlanmaktan korkan, kolay vazgeçen, ilişkileri geçici kılan puslu bir çağ.
Erich Fromm ise sevginin bir duygu değil, bir beceri olduğunu söyler. Sevmek; emek, sorumluluk ve olgunluk ister. Her insan, yalnızca sevilmeyi değil; saygılı bir vedayı bile hak eder. Özgürlük, iz bırakmadan gitmek değildir.
Bugün en büyük kriz, aşkın yokluğunun değil; merhametin yok oluşunun krizidir. En büyük yoksulluk, ilginin değil; empatinin ve vicdanın eksikliğidir.
Belki de bu çağın en büyük devrimi, hâlâ incitmemeyi seçebilen birkaç insanın varlığıdır. Ve biz, hızlanan dünyada birbirimizin kalbini beklemeyi neden unuttuk?
Yorumlar
Kalan Karakter: