Stefan Zweig, Rotterdamlı Erasmus’un ağzından şöyle sorar:
“İç kaleni oluşturdun mu? Herhangi bir nedenden dolayı bir saldırıya uğradığında içine çekilebileceğin bir iç kalen var mı?”
Bugün belki de en büyük yoksunluğumuz bu: Ne bir iç kalemiz kaldı, ne de bir başkasının hikâyesine sığınacak kapımız.
‘’Saldırıya uğradığını ve bir kalenin olmadığını düşün, ne yaparsın? Bilinçaltının dalgalarına kapılarak, dalgalar tarafından yutulursun.’’
İnsanı insan yapan şey, başkasının hikâyesini, acısını taşıyabilme kapasitesidir. Duyulmak, insanın var olduğunu hissetmesinin en kadim yoludur.
Eskiden biriyle göz göze geldiğimizde “insan” görürdük. Şimdi bir “hikâye” değil, sadece bir profil görüyoruz. Kimin ne yaşadığını, ne taşıdığını, neyi taşıyamadığını, hangi acıya, hangi umuda tutunduğunu bilmiyoruz. Bilsek de dinlemiyoruz. Çünkü biz, artık bağ kuramayan bir çağın insanlarıyız.
Diriye de ölüye de saygıyı yitirmiş gibiyiz. Oysa insan yalnızca yaptığıyla değil, neden yaptığıyla da anlaşılmayı hak eder. Birinin yaşarken hissettiklerine olduğu kadar, öldükten sonra hatırlanışına da saygı, toplumsal vicdanın aynasıdır. Oysa biz ölüme bile hürmet duyamayan, çiğ bir kalabalık haline geldik. Sosyal medyada bir ölümün ardından gösterilen ilk refleks: merak, dedikodu, yargı ve manşetler.
Hiç kendinize soruyor musunuz?
Tek bir lokma bile yiyemeyecek hale gelseydim ne olurdu?
Sabah uyanıp aynaya baktığımda kendi yüzümü tanıyamayacak kadar değişmiş olsaydım, ne hissederdim?
Ya da bir sabah uyanıp, sadece hatalarımla anılacak bir hayata sığdırılsaydım…
Kimin gözüme bakışı değişirdi? Kim, gerçekten hikâyemi duymak isterdi?
Oysa bir insanın hikâyesine saygı göstermek, insan kalmanın son kalelerindendir. Ve o kaleler birer birer düştüğünde, sadece başkalarını değil; merhameti, vicdanı, hatta içimizdeki insana dair inancı da kaybederiz. Geriye kalan, yabancı bir kalabalığın içinde yitmiş, suskun bir yoksunluktur. Vicdan bile kutuplaşmış durumda. Ölüm karşısında bir olurduk. Bizse ayrışıyoruz. Hem de acıda bile. Yasları bile kimliklere göre bölüştüren bir toplum hâline geldik. Acıya bile taraf olan, ölüme bile ön yargıyla bakan bir toplumsal iklimin içindeyiz.
Bedeni dönüştürme arzusu, ölüm riskine rağmen sürdüğünde; mesele estetik değil, toplumsal tahakkümdür. Estetik müdahaleler artık tıbbi değil, sosyal bir zorunluluk haline geliyor. Oysa beden, bir onay aracı değil; yaşanmışlıkların şahidi ve taşıyıcısıdır. Biriciktir. Kırılgandır. Hikâyelidir.
Sahi, değiştirmeyi bu kadar çok istediğimiz şey bedenimiz mi, yoksa kendimizi asla “yeterli” hissettirmeyen dünya mı?
APA (American Psychological Association) 2022 raporuna göre: 18–25 yaş arası genç kadınların %88’i, “görünümlerinin toplum tarafından onaylanması”nın psikolojik sağlıklarını doğrudan etkilediğini belirtti. Sosyal medyada “mükemmel beden” temsiline sürekli maruz kalan bireylerde beden memnuniyetsizliği, depresyon ve yeme bozukluğu riski %68 oranında artıyor.
Görünüş odaklı yaşayan bireylerde intihar riski, topluma göre %25 daha fazla.
Bu veriler gösteriyor ki; görünmek uğruna verilen savaş, çoğu zaman bedene değil, ruhun kırılganlığına zarar veriyor.
2023 tarihli bir Oxford Üniversitesi araştırması, dijital çağda insanların empati seviyesinin önceki kuşaklara göre %40 oranında azaldığını gösteriyor. Harvard Medical School verilerine göre de sosyal medya ve dijital etkileşimler, duygusal bağ kurma becerilerini köreltiyor; kişiler arası güven zedeleniyor.
Yani biriyle göz göze gelmek, gönülden temas etmek bile lüks hale geldi. Hepimiz birer "görüntüye" temas ediyoruz, bir "hikâyeye" değil.
Güzellik görünene değil, taşıdığı hikâyeye bakar, ne kadar yara taşıyıp hâlâ ayakta kaldığıyla. İnsan, en çok duyulmadığında sessizleşir, anlaşılmadığında değişir. Çünkü bazen bir yaşamı kurtaran tek şey, onu yargılamadan dinleyen bir başka kişidir.
Bir insanın acısına taraf olmadan dokunabilmenin; merhametin, vicdanın ve insanlığın en sessiz ama en sağlam direnişidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: