Toplu duyguların bu kadar kırılgan olduğu bir çağda, kitle psikolojisinin karanlık yüzü de daha görünür hale geliyor. Sosyal psikoloji, duyguların sadece tesadüfen bulaşmadığını; kimi zaman bilinçli olarak yönlendirildiğini söyler. Toplum mühendisliği dediğimiz şey tam da burada devreye giriyor. Kitleleri korku, belirsizlik ya da umutsuzluk ortak paydasında toplamak, duygusal iklimi şekillendirmenin en eski yöntemidir. Çünkü karamsarlığın hâkim olduğu toplumlar daha kolay yönetilir, daha az soru sorar, daha hızlı dağılır.
Duygusal bulaşmanın bu manipülatif tarafı, özellikle medya ve sosyal mecraların hızlandırıcı etkisiyle bireyleri kendi duygularının bile yabancısı haline getirebiliyor. Aslında yaşadığımız şey, sosyologların “duygusal iklim inşası” dediği; duyguların politik, ekonomik ve kültürel aktörler tarafından yönlendirilebildiği o büyük alan. Bu yüzden umudu korumak, bir duygudan çok, bir direnç biçimidir artık.
“Yaşam bazen en iyi yazarların bile mürekkebini kurutur.”
Derin bir soluk çekmek gibi, ciğerlerine nüfuz eden havanın içinde uyandırdığı o huzurlu hisse hasret kaldığın o ülke.
Duygularımız bulaşıcıdır. O yüzden taşıdığımız kaygı kadar, yaydığımız umudun da sorumlusuyuz.
Duygusal bulaşma, bireylerin çevrelerinden aldıkları duygusal uyarılarla kendi duygusal durumlarını etkileyebilmeleri durumudur. Bu fenomen, toplumsal düzeyde bireylerin birbirlerinin duygusal durumlarını etkileyerek kolektif duygusal deneyimler oluşturmasına yol açar. Özellikle kriz anlarında, toplumsal olaylar sırasında veya ortak deneyimlerde bu etkileşim daha belirgin hale gelir.
Filtresizlik çağındayız. Hiçbir şeyi ne kalbi ne aklı bir süzgeçten geçiriyoruz. Sadece aktarmak, sergilemek ve daha çok sergilemek odaklıyız. Sınırsız bilgiye erişmek mümkünken gerçeğe ulaşamamanın dayanılmaz sancısını yaşıyoruz.
Duygular yalnızca yüz yüze bulaşmıyor. Bir tweet, bir video, bir fotoğraf milyonlarca insana aynı anda temas edebiliyor. Yankının yarattığı boyutları hep beraber gözlemliyoruz. Sosyal medya mecraları, duygusal bulaşmanın görünmez hızlandırıcısı oldu gün içerisinde maruz kaldığınız tüm içerikleri düşünün.
Bir kriz anında yayılan korku-kaygı, adliye koridorlarında sağlanmayan adalet, bir dayanışma kampanyasında büyüyen maddi-manevi destek, bir kaybın ardından ortaklaşa yaşanan yasın acısı…
Hepimiz aynı anda benzer duygulara maruz kalıyoruz.
Ama burada dikkat edilmesi gereken bir şey var: Kaygı da umut da aynı hızla yayılıyor. Bir zincirleme kelebek etkisi gibi. Bu yüzden sosyal medyada neyi paylaştığımız, hangi tonda aktardığımız, aslında yalnızca kendi ruh halimizi değil, toplumsal duygusal dengeyi de etkiliyor.
Duygularımız yalnızca bizimle kalmıyor; yayıldıkça bir başkasının dünyasını da şekillendiriyor.
Sosyal psikoloji der ki: Bir toplumun duygusal hafızası, bireylerin anlık hislerinin toplamı değildir; yılların, kırılmaların, adaletsizliklerin ve dayanışmaların ortak tortusudur. Türkiye bugün tam da böyle bir tortunun ağırlığıyla nefes alıyor. Bir yandan tükenen güven duygusu, diğer yandan asla tamamen sönmeyen umudun inadı… Bu çelişkiyi her gün yaşıyoruz.
Ve belki de bu yüzden, insan kendini bazen hem çok kalabalık hem çok yalnız hissediyor.
Ama unutulmamalı: Bir toplumun duygusal kaderi yalnızca yaşadığı acılarla değil, taşıdığı umutla da belirlenir.
Biz, en karanlık anlarımızda bile birbirine el uzatmayı becerebilen bir halkız. Ve tüm bu büyük karanlıkta biliyorum ki, umudu paylaşmak hâlâ elimizde kalan en insani şey.
İşte tam da bu yüzden umut, emek ve cesaret; var olmaya, yaşamaya, insan kalmaya dair devam edebilmek için bir zorunluluk.
“Eğer içimizde bir gönül kaldıysa; masal dinleyen, şarkı söyleyen, şiir okuyan, sulara bakan, kuşlara gülen, ağaçları kucaklayan, yalnızlıkla ürperen bir gönül; dünyamız insanın gövdesinde yeniden filizlenmeye başlayacaktır.
Yoksa yaşadığımız gezegen hepimizi bir taş masalına çevirecek.”
Yorumlar
Kalan Karakter: