Nietzsche, modern insanın en büyük açmazını “mekanize olmuş bir kalpte” görüyordu. Ona göre, insan artık kendi tutkularını, yasını ve sevinçlerini yaşamak yerine, sistemin biçtiği ritimlere ayak uyduruyordu. Fromm ise sevgiyi bir “sanat” olarak tanımlarken, bu sanatın öğrenilmesi, emek verilmesi ve içsel dönüşüm gerektirdiğini söylüyordu. Bugün geldiğimiz noktada ise, gönlün en derin meselelerini dahi bir “teknoloji algoritması”na devretmeye ve hükmetmeye çalışıyoruz. Yalnızlığımızı yeni arkadaş önerileriyle, yasımızı hazır listelerle, kırık kalbimizi birkaç “motivasyon cümlesi”yle iyileştirmeye çabalıyoruz.
Yas süreçleri için “5 adımda toparlanma” rehberleri, yalnızlık için algoritmanın sunduğu yüzlerce yeni arkadaş önerisi, iletişimi materyalizme indirgeyen sayısız uygulama… Descartes, insanı akıl üzerinden tanımlarken kalbin sadece kan pompalayan bir organ olduğunu söylerdi. Oysa Pascal, “Kalbin aklın bilmediği nedenleri vardır” diyerek tüm modern akılcılığa meydan okudu. Bugün geldiğimiz yerde ise mesele daha karmaşık: Sosyal medyada, yapay zekâda, teknolojinin sahte cennetinde, insan kalbini bir algoritmaya indirgemek istiyoruz. Sevdayı, acıyı, yalnızlığı; beğeni sayıları, izlenme oranları ve takipçi grafikleriyle ölçmeye kalkıyoruz. Ama kalp, ne matematiğe ne de dijital kodlara sığar.
Türkiye’de yalnızlık oranları üzerine yapılan son araştırmalar (TÜİK, 2022) gençlerin %57’sinin kendini “yalnız ve anlaşılmamış” hissettiğini gösteriyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün (2021) raporuna göre, sosyal medya kullanımının yoğunluğu depresyon riskini özellikle gençlerde %20–30 oranında artırıyor. İnsan ilişkilerinin yerini algoritmalar aldıkça, gerçek bağların yerini sanal “takipler” dolduruyor. Arkadaşlık artık “çevrim içi”, ilişkiler “görüntülü arama”, tartışmalar ise “yorum satırları”nda üslupsuzca yaşanıyor. Böyle bir dünyada kalbin şefkatle iyileşmesini, samimiyetin geri gelmesini, güvenmeyi, bağ kurmayı nerede konumlandırabiliriz?
Toplumsal yapının krizlerine bakınca tablo daha da derinleşiyor. İşsizlik, gelecek kaygısı, liyakat eksikliği, adalet açığı; bireyin ruh sağlığını ve toplumsal düzeni bozan en önemli faktörler. Klinik psikoloji araştırmaları, belirsizlik çağında kaygı bozukluklarının ve intihar vakalarının arttığını ortaya koyuyor. Kalp, sadece sevmeye değil; umut, gelecek ve güvene de ihtiyaç duyuyor. Bu unsurlar olmayınca, algoritmaların sunduğu geçici mutluluklar “anlık dopamin” etkisinden ve bağımlılıktan ileri gitmiyor.
Ama sorun yalnızca bireysel değil; sistemsel. Örneğin OECD verilerine göre Türkiye, kamuya ait makam aracı sayısında Avrupa’da ilk sıralarda yer alıyor. Yine Türkiye’de dolaylı vergilerin oranı %65’e ulaşmış durumda; yani vatandaş gelirinin büyük kısmını dolaylı vergiler yoluyla sisteme aktarıyor. Buna karşılık sosyal güvence, adaletli dağılım, liyakat temelli yönetim gibi en temel ihtiyaçlar eksik kalıyor. Kısacası kalp sadece kişisel ilişkilerde değil, toplumsal düzlemde de algoritmalara, sistemsel manipülasyonlara ve gösterişli ama işlevsiz yapılarla avutulmaya çalışılıyor.
Oysa kalp, insanın en sahici terazisi. Ne Nietzsche’nin eleştirileri, ne Fromm’un sevgiyi sanat olarak tanımlaması, ne de Pascal’ın kalbin akıldan bağımsız hakikatleri… Hiçbiri bize bugünkü krizi tek başına açıklamıyor. Çünkü mesele sadece bireysel bir kırılma değil; toplumsal bir çöküşle birlikte yaşanıyor. Bir ülkenin kalbi, yurttaşlarının güveninde, umudunda ve adalet duygusunda atar. Eğer bu kalp sistemsel açgözlülükle, eşitsizlikle, kayırmacılıkla ve algoritmik sahte mutluluklarla bastırılırsa, iyileşmez.
Ve işte asıl soru burada: Kalbimizi algoritmalara ve sahte gündemlere mi bırakacağız, yoksa adaletin, güvenin ve gerçek bağların izinde yeniden umutla atmasını sağlayacak toplumsal cesareti gösterecek miyiz?
Yorumlar
Kalan Karakter: