Erich Fromm, Umut Devrimi’nde umudu bir teselli değil, insanın hayata tutunma biçimi olarak tanımlar ve şunu söyler: “Umut, pasif bir bekleyiş değil; insanın geleceğe yönelmiş etkin varoluşudur.”
Ülkemizi terk etmekten söz etmiyorum. Pasaport, vize, uçak bileti de değil meselem. Bunun çok daha ötesinde. İnsan bazen hâlâ aynı sokakta yürürken, aynı evde yaşarken, aynı dili konuşurken göç eder.
Hayalinden göç eder, kendinden göç eder.
Bugün “geçinemiyoruz” diyen halkın büyük kısmı sadece parasızlıktan değil, hayalsizlikten de yorulmuş durumda. Çabanın, emeğin, sabrın, cesaretin bir yere varacağına dair inanç…
Bizim kırgınlığımız tam da burada başlamıyor mu? Geçinememek, sadece ay sonunu getirememek değil. Geçinememek insana dair, insana özgü her şeyden zerre zerre eksilmek. Hayal kuramamak, geleceğe dair cümle kuramamak, çocuğuna “bir gün” diyememek, kendin için “hak ediyorum” demeye utanmak.
Bu yüzden “geçinemiyoruz” ekonomik durumu belirten cümle değil; artık bir onur cümlesi.
Oysa bir toplumda insanlar hayallerinden vazgeçmeye başladığında, orada sadece ekonomi değil, toplumsal adalet ve gelecek çöker. İnsan ancak inanarak yaşar.
Bu yaşanılan kırgınlık her yere sirayet eder. Geçinemeyen sadece ceplerimiz değildir artık; ilişkiler, evlilikler, ebeveynler…
Ebeveynler çocuklarına kaygıyı miras bırakır. Çocuklar dünyaya erken büyüyerek gelir, koşullar uğruna feda edilmek zorundadır.
Ve bütün bunlar olurken, toplumdan beklenen şey hâlâ aynı, asırlardır telkin edilen tek teselli:
“Dayanın.” Lakin dayanmak bir erdem değil, zorunluluk haline geldiyse; orada ciddi bir sorun vardır.
Peki insan hayalini kaybettiğinde nereye göç etmeli? İnsan, önce yeniden bağ kurabileceği yerlere göç etmeli.
Sosyolog Zygmunt Bauman, modern toplumlarda en büyük yoksunluğun “gelecek duygusunun aşınması” olduğunu söyler. İnsanlar yalnızca maddi imkânlarını değil, yarına dair kurdukları cümleleri kaybettiklerinde çözülürler. Bugün Türkiye’de gençlerin yaklaşık üçte biri işsiz; çalışanların önemli bir kısmı ise yoksulluk sınırının altında yaşamakta. Ancak asıl çarpıcı olan, araştırmaların yetişkinlerin yalnızca küçük bir bölümünün hâlâ hayal kurabildiğini göstermesidir. Bu tablo bize şunu söylüyor: “Geçinemiyoruz” demek, artık paranın yetmemesinden çok, emeğin karşılık bulacağına dair inancın tükenmesidir. Ve inanç kaybolduğunda, insan yalnızca yoksullaşmaz; kendinden göç eder.
Bu aşınmış gelecek duygusuyla nasıl yaşayacağımız sorusunu sormak zorundayız. Gelecek duygusunun aşındığı bir toplumda insanlar iki yola sürüklenir: ya yalnızlaşır ya da dayanışmayı yeniden icat eder. Bugün önümüzde duran tercih tam da budur.
Dayanışmayı yeniden hatırlamalı.
Bir zamanlar bu topraklarda insanlar acıyı da sevinci de tek başına yaşamazdı.
İmece vardı; biri düşerse diğeri tutardı.
Dayanışmayı, yardımlaşmayı zayıflık sayan dili terk etmeliyiz. Yoksulluk sadece bireysel bir başarısızlık değil, toplumsal bir sonuçtur.
Küçük ama gerçek çözümler üretmeliyiz. Belki mahalle ölçeğinde destek ağları, insanlar yeniden “birlikte” bir şey yapılabildiğini görmeli.
Emeği görünür kılmalıyız. İnsana “sen değerlisin” hissini veren şey maaş değil sadece;
emeğinin karşılık bulduğunu hissettirmektir.
Umut dilini dramatize ve romantize etmeden yeniden kurmakta. Gerçekçi ama onarıcı bir dil. “Birlikte daha adilini kurabiliriz” diyebilmek ve bunun için mücadele etmek.
İnsan hayalini kaybettiğinde bir ülkeye değil; insana, bağa ve adalete göç etmek ister.
Eğer bunu yeniden kurabilirsek, belki de kimse gitmek zorunda kalmaz.
Yorumlar
Kalan Karakter: