Bu ülkenin görünmeyen omurgası, yerin yüzlerce metre altında alın teriyle hayatı ayakta tutan insanlar. Onlar ne büyük sözler istiyor ne de lüks bir hayat. İstedikleri tek şey hak ettikleri ücret, aylarca bekledikleri maaşlarının ödenmesi ve insanca yaşayabilecekleri bir düzen.
Bugün Doruk maden işçileri için mesele yalnızca ekonomik değil; mesele onur meselesidir. Çünkü bir insanın emeğinin karşılığını alamaması, sadece cebine değil, haysiyetine de dokunur. Sabahın karanlığında yerin altına inen, ölümle burun buruna çalışan bu insanlar, akşam evlerine döndüklerinde çocuklarının gözlerinin içine bakabilmek ister. O gözlerde “baba bugün ne getirdin?” sorusunun cevapsız kalması, hiçbir istatistikte yer almaz ama en ağır yoksulluktur.
Aylardır maaşlarını alamayan işçiler, aslında bu ülkenin en temel gerçeğini bir kez daha gözler önüne seriyor: Emek, çoğu zaman en değersiz görülen şey haline getirilmiş durumda. Oysa bir ülkenin gerçek zenginliği ne yer altındaki madenidir ne de borsadaki rakamlar; o zenginlik, o madenleri çıkaran, o üretimi yapan insanların emeğidir.
Doruk maden işçilerinin talebi son derece basit: “Çalıştık, hakkımızı verin.” Bu kadar sade, bu kadar net. Ama ne yazık ki bu kadar haklı bir talep bile karşılıksız kalabiliyor. Üstelik karşılık bulamadığı gibi, seslerini duyurmaya çalışan işçiler kimi zaman baskıyla, müdahaleyle karşılaşıyor. Gazla, copla susturulmaya çalışılan her ses, aslında toplumun vicdanında daha büyük bir yankı buluyor.
Devlet dediğimiz yapı, yurttaşının yanında durmak için vardır. Hele ki söz konusu olan, emeğiyle yaşayan, alın teriyle geçinen insanlar olduğunda bu sorumluluk daha da büyüktür. Ancak Doruk maden işçilerinin yaşadıkları, bu güven duygusunun ne kadar zedelendiğini açıkça gösteriyor. İşçiler devlete güvenmek istiyor, ama gördükleri tablo bu güveni sarsıyor.
Bir baba düşünün…
Sabah çocuğuna harçlık veremediği için mahcup olan. Bir anne düşünün…
Pazar torbasını dolduramamanın utancını yaşayan. Bunlar yalnızca bireysel hikâyeler değil; bunlar bir ülkenin sosyal adalet karnesidir. Ve bu karne, ne yazık ki giderek zayıflayan bir tabloyu işaret ediyor.
Oysa çözüm zor değil. Hukukun üstün olduğu, emeğin karşılığının zamanında ödendiği, işçinin haklarının korunduğu bir düzen kurmak bir tercih meselesidir. Eğer gerçekten istenirse, hiçbir işçi aylarca maaş beklemez, hiçbir aile bu kadar temel ihtiyaçlar için mücadele etmek zorunda kalmaz.
Doruk maden işçileri bugün yalnızca kendi hakları için değil, aslında hepimiz için direniyor. Çünkü onların kazandığı her hak, bu ülkede emeğiyle yaşayan herkes için bir kazanımdır. Onların kaybettiği her hak ise, toplumun tamamı için bir kayıptır.
Bugün yapılması gereken şey çok açık: Bu sesi duymak. Görmezden gelmemek. Emeğin karşılığını vermek. Çünkü adalet, en çok da en alttakine ulaştığında gerçek anlamını bulur.
Ve unutulmamalıdır ki; bir ülkede işçiler açsa, hiçbir masa gerçekten dolu değildir.
Yorumlar
Kalan Karakter: