Birinci bölümde kaosun nasıl oluştuğunu, toplumsal huzuru nasıl kemirdiğini ve ülkeleri nasıl kırılgan hale getirdiğini konuşmuştuk. Şimdi ise asıl sorulması gereken soruya geliyoruz: Bu karanlık tablodan çıkış mümkün mü? Ve daha önemlisi, kim çıkaracak bu ülkeyi içine sürüklendiği girdaptan?
Her şeyden önce şunu kabul etmek gerekiyor; hiçbir toplum bir sabah ansızın çökmez. Çürüme, sessizce ve zamana yayılarak ilerler. İnsanlar alıştıra alıştıra umutsuzluğa mahkum edilir. Önce ekonomik sıkıntılar “geçici” denir, sonra hukuksuzluklar “olağan” hale getirilir, ardından toplumun birbirine olan güveni zayıflatılır. Bir süre sonra insanlar yaşananları sorgulamaktan yorulur. İşte en tehlikeli eşik tam da budur; toplumun normal olmayanı normal kabul etmeye başlaması.
Bugün yaşadığımız en büyük sorunlardan biri de budur aslında. Gençlerin ülkesine olan inancını kaybetmesi, emeklilerin yaşam mücadelesi vermesi, işçinin ay sonunu getirememesi, çiftçinin toprağını terk etmesi artık sıradan haberler gibi görülüyor. Oysa bunların her biri bir ülkenin alarm veren çığlıklarıdır.
Bir toplumun geleceğini ayakta tutan en önemli şey umut duygusudur. Eğer gençler geleceğini başka ülkelerde arıyorsa, çocuklar eşit eğitim imkanlarından mahrum bırakılıyorsa, insanlar düşüncelerini özgürce ifade etmekten korkuyorsa orada yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda demokratik bir kriz de vardır. Çünkü demokrasi yalnızca sandığa gitmek değildir. Demokrasi; insanın kendini güvende hissetmesi, hakkını arayabilmesi ve yarına güvenle bakabilmesidir.
Peki çözüm nerede?
Çözüm; yeniden ortak akılda, dayanışmada ve Cumhuriyetin temel değerlerine dönmektedir. Bu ülkenin kurtuluşu kutuplaşmayı büyütmekte değil, ortak paydaları çoğaltmaktadır. İnsanları kimlikleri üzerinden ayrıştırmak yerine; emeği, liyakati ve hukuku esas almak zorundayız. Çünkü adaletin olmadığı yerde ne ekonomi düzelir ne de toplumsal huzur sağlanabilir.
Özellikle genç kuşaklara büyük görev düşüyor. Cumhuriyetin ikinci yüzyılı, umutsuzluğun değil yeniden ayağa kalkışın yüzyılı olmak zorunda. Bilime, sanata, özgür düşünceye ve üretime sarılmadan bu karanlık tabloyu değiştiremeyiz. Baskıyla büyüyen toplumlar gelişemez. Korkan insanlar üretemez. Susturulan toplumlar ise geleceğini kaybeder.
Bugün hepimizin kendine şu soruyu sorması gerekiyor: Nasıl bir ülkede yaşamak istiyoruz? Hukukun güçlü olduğu, çocukların eşit eğitim aldığı, kadınların korkmadan yaşayabildiği, gençlerin gelecek hayali kurabildiği bir ülke mi? Yoksa sürekli gerilimle, korkuyla ve belirsizlikle yönetilen bir toplum mu?
Bu sorunun cevabı aslında geleceğimizi belirleyecek.
Cumhuriyet kolay kurulmadı. Bu topraklarda insanlar bağımsızlık için, özgürlük için, çağdaş bir yaşam için büyük bedeller ödedi. Bugün bizlere düşen görev ise o büyük mirasa sahip çıkmaktır. Çünkü Cumhuriyet yalnızca geçmişin emaneti değil, geleceğin de teminatıdır.
Kaosun panzehiri; akıldır, hukuktur, demokrasidir ve örgütlü toplumdur. Eğer bunlara sahip çıkabilirsek, bu ülke yeniden nefes alacaktır. Ve o gün geldiğinde insanlar karanlığı değil, yeniden umut dolu yarınları konuşacaktır.
Yorumlar
Kalan Karakter: