Yirmi dört yılın sonunda geldiğimiz noktada hala bütün suçu yalnızca iktidara yüklemek, gerçeklerle yüzleşmekten kaçmaktır. Evet, bu ülke uzun yıllardır ağır bir ekonomik ve siyasal kriz yaşıyor. Yoksulluk derinleşiyor, işsizlik büyüyor, adaletsizlik her geçen gün daha görünür hale geliyor. Ancak bir başka gerçek daha var ki, onu konuşmadan bu tablonun neden değişmediğini anlayamayız.
Asıl sorunlardan biri de iktidarın karşısına gerçek bir alternatif koyamayan muhalefettir.
Özellikle kendisini sosyalist, devrimci ve emek yanlısı olarak tanımlayan yapıların önemli bir bölümü, yıllardır sınıf mücadelesini ikinci plana itmiş, işçinin, emekçinin, yoksulun gerçek sorunlarından kopmuştur. Fabrikalarda, madenlerde, sanayi havzalarında örgütlenmek yerine dar çevrelerin konfor alanına sıkışmış bir siyaset anlayışı hakim olmuştur.
Bugün işçi mahallelerinde, emekçi semtlerinde, köylerde ve kasabalarda gerici, yobaz ve siyasal İslamcı yapılar örgütlenebiliyorsa bunun sorumluluğu yalnızca iktidara ait değildir. O alanları terk eden, halkın dertlerinden uzaklaşan, kendi küçük dünyalarına hapsolan sözde sol hareketlerin de bunda büyük payı vardır.
Bir zamanlar işçinin kapısını çalan, grev çadırlarında sabahlayan, köylünün derdini kendi derdi sayan bir sol vardı. Şimdi ise mikrofon kapmayı siyaset sanan, pankartın önünde fotoğraf vermeyi mücadele zanneden bir anlayışla karşı karşıyayız.
Oysa ülkenin gerçek gündemi bambaşkadır.
Açlık sınırının çok altında yaşamaya çalışan milyonlar…
Ölümün ve sömürünün gölgesinde çalışan maden işçileri…
Derelerini, ormanlarını, yaşam alanlarını korumaya çalışan çevre ve ekoloji mağdurları…
Her ay onlarca kadın cinayetinde yaşamını yitiren kadınlar…
İş cinayetlerinde, tarımda, sokakta, ihmaller zincirinde can veren çocuklar…
Bütün bunlar yaşanırken sol adına konuşan bazı yapıların kendi küçük hesaplarıyla meşgul olması, halktan ne kadar koptuklarının en açık göstergesidir.
"Küçük olsun, benim olsun" anlayışıyla yürütülen siyaset, bu ülkeye hiçbir şey kazandırmadı. Aksine, emekçilerin umudunu tüketti, mücadeleye olan inancı zayıflattı ve meydanı gericiliğe bıraktı.
Bugün hala 68 kuşağının, Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin isimlerini dillerinden düşürmeyenler önce aynaya bakmalıdır. O insanlar hayatlarını koltuk, makam, küçük hesaplar ve örgütsel kibir için değil; halkın kurtuluşu için ortaya koydular.
Devrimcilik, geçmişin kahramanlarının arkasına saklanmak değildir. Devrimcilik, halkın acısına ortak olmak, bedel ödemek, emekçinin yanında saf tutmak ve gerektiğinde bütün konfor alanlarını terk edebilmektir.
Tarih çok acımasızdır. Kimin mücadele ettiğini de kimin sadece mücadele ediyormuş gibi yaptığını da yazar.
Ve bir gün, bugün halkın sesine kulak tıkayanlar, işçinin, yoksulun ve ezilenlerin gerçek sorunlarını görmezden gelenler, yalnızca iktidarın değil, kendi sorumluluklarının da hesabını vermek zorunda kalacaklar.
Çünkü tarih, halkını yalnız bırakanları hiçbir zaman affetmez.
Yorumlar 1
Kalan Karakter: