Büyük devletler bazen ordularını değil, cümlelerini sahaya sürer.
Çünkü bilirler ki bazı sözler, mermiden daha uzun menzillidir.
ABD Başkanı Donald Trump'ın NATO Zirvesi sırasında Ankara'da dile getirdiği "İran'la anlaşma bitmiştir" sözü de işte böyle okunmalıdır.
Bu, yalnızca Washington ile Tahran arasında yaşanan bir diplomatik gerilim değildir. Bu açıklama, yeni bir jeopolitik satrancın da hamlesidir.
Peki neden Ankara?
Çünkü Türkiye, bugün yalnızca NATO'nun güney kanadındaki bir müttefik değildir. Aynı zamanda Karadeniz'in bekçisi, Kafkasya'nın geçidi, Orta Doğu'nun komşusu ve dünyanın enerji yollarının tam ortasındaki ülkedir.
Böylesine stratejik bir başkentte kurulan her cümle, sadece salondaki liderlere değil, bölgenin tamamına hitap eder.
Trump'ın sözleri, İran'a "uzlaşma döneminin sonuna gelindiği" mesajını taşırken, Avrupa'ya da "Amerika'nın izleyeceği sert çizgiye hazır olun" uyarısı olarak okunabilir.
Türkiye açısından ise tablo daha karmaşık.
Bir tarafta NATO...
Diğer tarafta İran...
Öte tarafta Rusya, enerji güvenliği, Suriye, Kafkasya ve Karadeniz...
Ankara, yıllardır aynı ipin üzerinde yürüyen cambaz gibi denge siyaseti izliyor. Ancak dünya yeniden kutuplaşırken bu ipin her geçen gün biraz daha inceldiği görülüyor.
Asıl endişe ise bundan sonrasında yaşanabileceklerdir.
ABD ile İran arasındaki gerilim tırmanırsa ilk etkilenecek yerlerden biri enerji hatları olacaktır.
Hürmüz Boğazı'nda yaşanacak en küçük kriz bile petrol fiyatlarını yukarı çeker.
Petrol yükselirse taşıma maliyetleri artar.
Taşıma maliyetleri artarsa enflasyon yeniden kapıyı çalar.
Yani Ankara'da kurulan bir cümle, Samsun'daki pazarcının fiyat etiketine, emeklinin mutfağına, çiftçinin mazotuna kadar uzanabilir.
İşte küresel siyasetin acı gerçeği budur.
Savaşlar artık sadece cephede başlamıyor.
Önce ekonomi vuruluyor.
Sonra diplomasi kilitleniyor.
En sonunda silahlar konuşuyor.
Tarih bunun örnekleriyle dolu.
I. Dünya Savaşı, bir suikastla başlayan diplomatik krizin küresel felakete dönüşmesiydi.
Irak Savaşı, kitle imha silahları iddiasıyla başlatıldı; yıllar sonra o iddiaların büyük kısmı doğrulanamadı.
Bugün de benzer bir kırılma döneminin eşiğinde olabiliriz.
Elbette kimse yarın savaş çıkacak diyemez.
Ama büyük güçlerin kullandığı dil sertleştikçe, diplomasinin manevra alanı daralır.
Türkiye'nin önündeki görev, hamasi söylemlerle taraf seçmek değil; aklı, dengeyi ve ulusal çıkarı merkeze alan bir dış politika yürütmektir.
Çünkü coğrafya değişmez.
Komşular değişmez.
Değişen yalnızca güç dengeleridir.
Ve tarih bize bir şeyi tekrar tekrar hatırlatıyor:
Büyük devletlerin hesaplaşmalarında kazananlar olabilir.
Ama faturayı çoğu zaman sıradan insanlar öder.
Yorumlar
Kalan Karakter: