Bu IŞİD denilen bela, insanlığın başına 2011 yılında Suriye'de yaşanan siyasi gerilim ve iç savaş sırasında sarıldı.
Radikal Vahhabi hareketini temel taşı olarak gören DEAŞ terör örgütü, 'cihat' adı altında bir İslami hilafet kurmak amacıyla katliamlar gerçekleştirdi.
AK Parti; iktidarının ilk yılında büyük terör saldırıları ile sarsıldı. Bu terör saldırıları PKK terör eylemlerinden oldukça farklıydı.
Türkiye’de İngiliz Başkonsolosluğu, HSBC Bankası ve sinagoglara yönelik saldırılar, 2003 yılında İstanbul’da El Kaide bağlantılı terör hücreleri tarafından gerçekleştirilen eş zamanlı ve planlı bombalı eylemler kapsamında yaşandı.
2011-2016 yılları arasında ise bu kez IŞİD ya da DEAŞ terör örgütünün en fazla zarar verdiği ülkelerin başında Türkiye yer aldı. İstanbul'da art arda düzenlenen bombalı saldırılarda üç yüzden fazla kişi hayatını kaybederken bin üç yüzden fazla kişi katledildi.
Türkiye’deki ağır tablo bunlarla da sınırlı kalmadı. 10 Ekim 2015’te Ankara Tren Garı önünde düzenlenen IŞİD saldırısında 103 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Bu saldırı, yalnızca Türkiye’nin değil, yakın coğrafyanın en kanlı terör eylemlerinden biri olarak kayıtlara geçti.
Bu katliamı izleyen süreçte, 17 Şubat 2016’da Ankara Merasim Sokak’ta askeri servis araçlarını hedef alan bombalı saldırıda 29 kişi hayatını kaybetti, 75 kişi yaralandı.
13 Mart 2016’da ise Ankara Kızılay Güvenpark’ta, sivillerin yoğun olarak bulunduğu bir noktada gerçekleştirilen saldırıda 2’si saldırgan olmak üzere toplam 38 kişi öldü, 125 kişi yaralandı.
Geriye dönüp bakıldığında bu hain saldırıların, Türkiye’nin doğrudan küresel cihatçı terörün hedefi hâline geldiğini ve açık biçimde dönüm noktalarından biri olduğunu ortaya koyuyor.
Bütün bu saldırılardan en fazla zarar gören ülke olmasına rağmen, özellikle FETÖ ve iş birliği içindeki ülkeler, "Türkiye cihatçılara yardım ediyor" dedikodusunu çıkardılar alçakça. Sırf Suriye'de dengeler Türkiye lehine geçmesin diye…
Türkiye ise yıllarca Fırat’ın doğusunda PKK uzantılı PYD-YPG ile yol yürüyen Washington yönetimini sürekli uyardı. Terörden beslenen bir oluşumla yol yürümenin, Suriye’ye istikrar getirmesinin mümkün olmadığını ABD’ye ısrarla anlattı ama bir türlü ikna edemedi. Ta ki Esad yönetiminin devrilmesine kadar.
Donald Trump'ın yeniden ABD Başkanı seçilmesi ve ardından Esad'ın devrilmesi ile birlikte Suriye’de dengelerin Türkiye lehine değişmesi ile birlikte kartlar bir kez daha dağıtıldı.
Ama bu kez Türkiye Suriye'de İsrail ile karşı karşıya geldi. İsrail'in Suriye'nin güneyini işgali ve güçlü Türkiye'yi bölgede istememesinin yanında, PKK’nın silah bırakma süreciyle birlikte Türkiye yeni bir eşiğe girince, sahada farklı bir tehdidin yeniden güncellendiği görüldü.
O tehdit de El Kaide ve IŞİD benzeri radikal cihatçı yapıların tekrar gündeme taşınmasıydı.
“Terörsüz Türkiye” hedefinden rahatsız olanlar, DEAŞ üzerinden hem Türkiye’nin iç ve dış güvenlik düzenini aşındırmayı hem de PKK sonrası oluşan yeni dengeyi bozmayı hedeflediler.
Açık kaynaklarda Ankara’da aylardır İŞİD bomba/suikast timi arandığı konuşuluyordu. Yalova’da 6 saat devam eden ve 3 polisimizin şehit edildiği operasyon ortaya çıkardı ki, IŞİD'in uyuyan hücreleri hatta karargahları denilebilecek bir yapı yeniden harekete geçirilmiş durumda.
Önce Azerbaycan'dan dönen askeri kargo uçağımızın şaibeli bir biçimde düşmesi, ardından Türkiye'nin dört bir yanında ortaya çıkan kimliği belirsiz dronlar, son olarak Libya Genelkurmay Başkanlığı'ndan üst düzey komutanları taşıyan uçağın yine şaibeli bir şekilde yere çakılması ile Türkiye'nin Libya politikasındaki ilişkilerinin kesilmek istenmesi…
Şimdi de IŞİD hücrelerinin yeniden uyandırılması…
Bütün bunların ardı ardına yaşanmasının Türkiye'nin sadece Suriye'deki güç savaşında değil, Gazze'de oluşturulacak ortak koruma gücü meselesinin yanı sıra Akdeniz'den Aden Boğazına kadar olan bölgedeki ticarette, deniz koridoru oluşturulması İsrail ile çekişmesinin yaşandığı bir döneme gelmesi sizce tesadüf olabilir mi?
Türkiye'nin, çok ciddi bir İsrail tehdidi ile karşı karşıya olduğu anlaşılıyor. Zaten önceki günkü basın toplantısında Netanyahu'nun, Trump'ın Türkiye'yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı her övüşünde, yüzünün aldığı şekle bakın ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.
Erdoğan'ın bir yıl önce Netanyahu’nun Türkiye’yi işgal etme hayalleri olduğunu gündeme getirmesi, bugün çok daha iyi anlaşılıyor ki hiç de boşuna değilmiş!
***
Dönüm noktaları, ister Hz. İsa'nın, ister Hz. Muhammed'in doğumuyla başlasın ya da Nuh tufanıyla, asıl altında yatan derin anlama bakmamız gerekir yeni bir yılın kutlanmasında.
Kozmik şölenin, evren semahının kutsanması yatar altında bu coşku ve kutlamanın. Evrenle bir olma bilinci ve sezgisidir bu. 150 bin yıldır hatta bir milyon yıldır. Yaşam, güneş sistemi, samanyolu galaksisi hatta bilinen evrenin en şık en yakışıklı gezegeni yaptı dünyayı. Ve bilinen evrende yalnızca dünyada, biz insanlar kutluyoruz bu evrensel semahı…
Yaşamın tek bilinçli temsilini üstüne almışlığın derin, ağır sorumluluğuyla, coşku ve tutkuyla selam yolluyoruz yıldızlara, gezegenlere, galaksilere.
Hepinize mutlu, sağlıklı bir yıl diliyorum!
Yorumlar
Kalan Karakter: