Haziranın son gününü yazdım. Bugün yeni bir ay başladı. İçinde en uzun gündüz olan güzel ay gitti ardında göremediğimiz bin bir güzelliği bırakarak. 30 Haziran’ı doya doya yaşamak istiyorum. 30 Haziran’da İHL’de gönüller yapmak için düzenlenen pilav ve sohbet buluşması var. İnşallah buraya katılacağım. Eş, dost, arkadaş ve hocalarımı görürüm orada. Bir pazar gününü buraya ayırarak bir boşluğu doldurmuş olurum. Sohbet boşluğunu. Çünkü insanlarla sohbet de edemiyoruz. Teknoloji hayatımızı hızlandırdı. Ancak bizi birbirimize yakınlaştıramadı. Çok uzaklaştık birbirimizden. Yüz yüze gelmeyi, birbirimizin gözlerine bakarak konuşmayı özledik.
Günlerimizi bereketlendirmek için sabah erken kalkmak gerekiyor. Erken kalkamazsanız zaten ilham suyu kesiliyor, yazı toprağı çölleşiyor, yazı yazamıyorsunuz. Üretemiyorsunuz bir şeyler.
Yazı yazarken karşı köylere gözüm takılıyor. Orakla biçilmiş ekin kümeleri görüyorum tarlalarda. Yeşil mısır tarlaları görüyorum. Mısırlar küçük. Koyun sürülerini otlatıyor çobanlar. İnekleri çıkarıp otu bol olan yerlere bağlıyor kadınlar. Biçilmeyen ekinler biçilmeyi bekliyor. İnsanlar da ekmek yemek için ekinlerin işlenmesini. Cami minareleri köylerin tapusu gibi. Dimdik ayaktalar. Köyü tepeden gözetliyorlar.
Mert Irmağı’nın hemen üstündeki Dereler İÖO bomboş, sessiz. Mert Irmağı’nın her iki yanında uzanan iki yoldan arabalar geçiyor. Bu saatlerde sesleri çok daha net duyuluyor. Hayvanların zil sesleri de öyle.
Sarı ekinler olamasa, yılan gibi kıvrılan yollar olmasa karşı köyler yemyeşil. Koyu yeşil daha çok. Çok süslü ve çekici. Davetkâr. Gidemiyoruz. İsteğine cevap veremiyoruz oraların. Horoz sesleri bir başka yükseliyor vadiden. Sabahın sessizliğini bir de onlar deliyor.
Erken kalkan insanlar var. Ne güzel! Çalışıyorlar, çabalıyorlar. Yatanlara inat çalışanlar da varmış diyorum, mutlu oluyorum. Hem bu saatlerde kalkanlar, tabiatın en bakir hâlini gözlemliyorlar. Akşamdan düşen çiylere ilk onlar basıyorlar. Güneşin ilk ışıkları ilk önce onların saçlarını okşuyor.
Yukarıda saydığım güzellikleri çoğu zaman göremiyoruz. Yoğunluk diyoruz. Çok fazla çalışıyoruz. Veya öyle görünüyoruz. Tabiatı ihmal ediyor, mevsimlerin nasıl geçtiğini idrak edemiyoruz. Daha dün okullar tatil olmuştu, bak bugün haziran bitti, neredeyse yaz bitti diyoruz. Üzülüyoruz, iç geçiriyoruz. Zaman o kadar hızlı akıp gidiyor ki anlam veremiyoruz. İşlerimizi bahane ederek pek çok güzelliği ötelerken, pek çok davete katılamazken yaşamayı da maalesef unutuyoruz. Zaman belki unutturuyor bize.
İnsan, bir ayda en az 15 gün sabah erken kalkmalı, güneşin doğuşunu seyretmeli, okumalı, yazmalı. Yoksa Zülal Berra der ki: “Baba, baba, uyu uyu da nereye kadar?” Utandırır bizi. Gerçekten utanılacak bir durumdayızdır. Zülal şimdi 21 yaşında koskocaman bir hanım oldu. Ama pek soru sormuyor bana, yanaşmıyor.
Temmuzda bizi nelerin beklediğini bilemiyoruz. Güzel geçirmeyi düşünüyoruz temmuzu. Yaz sıcaklarının zirveye ulaştığı aydır bu ay. Ramazan bu ayda konuk oluyor bize. (9 Temmuz’da Ramazan başlıyor.) Arada bir köylerimize gideriz. Sık sık gidemiyoruz. Malum iş var, aş var, geçim derdi var.
Zaman hızla akıyor. Kuş cıvıltıları azalıyor. Horozların sesi duyulmaz oluyor. Kahvaltı yapıyor insanlar balkonlarda. Sabahın büyüsü bozuluyor. İlham kayboluyor. Daha fazla yazamıyorum haziranın son gününü. Güneş de sırtımı yakmaya başladı. Tren sesi de artık yeter hoca, diyor. Bağıra bağıra geçiyor Güzeldere Mahallesi’nden. Bir sala yankılanıyor minareden köylere, dağlara. Bir garip ölmüş. Genç de olsa yaşlı da olsa bir ömür bitmiş oluyor. Haziranın bitmesi gibi. Yazımızın bitmesi gibi. 1 Temmuz günü değerli dostum Turgay BIÇAKÇI’nın düğünü var. Eşiyle birlikte ona da mutlu yıllar diliyorum.
Yeşil haziran sana güle güle derken temmuza 'merhaba!' diyoruz. Merhaba temmuz!
NOT:
2013 YILI KÖŞE YAZIM DOKUNMADAN AKTARDIM. BAKTIM PEK BİR ŞEY DEĞİŞMEMİŞ GELDİ BANA. ZÜLAL'İN SORULARINI ÂKİF SORUYOR ŞİMDİ. TURGAY'IN AYÇA KIZI GELDİ DÜNYAYA...
Yorumlar
Kalan Karakter: