BİR AŞK HİKAYESİDİR bu.
Birbirini seven…
Birbirini anlayan ama asla kavuşamayan iki yüreğin hikayesi.
Mimardı Aleks…
Mütevazi bürosunda yaptığı işler hayatını idame ettirmeye yetiyordu.
Yardımcısı Aria, onu tamamlayan kişiliğiyle en büyük yardımcısıydı.
Bir gün bir çocuk çıktı, geldi.
Alyona, genç kızlığa henüz adım atmak üzereydi.
Aynı binada bir kursa devam ediyordu.
Hem Aleks’le, hem Aria ile arkadaş oldular.
Binaya her geldiğinde uğrar, neşesini büroya katar, giderdi.
Uzun zaman böyle devam etti.
Sonra bir gün yine, geldiği gibi gitti.
Kayboldu adeta…
Çok seneler sonra Aleks hayatın akışında bir yerdeyken sosyal medyasında genç ve güzel bir kadından arkadaşlık teklifi aldı.
Hiç düşünememişti o olduğunu…
Yine çıkmıştı karşısına Alyona…
Ama artık genç kızlığa adım atmakta olan bir genç kız değil iki çocuk sahibi bir ana ve bildiklerini genç nesillere aktarmaya çalışan bir eğitmendi artık.
Önce yazıştılar geçmişte kalan senelere dair.
Sonra hayatın onlara yaşattıklarını paylaştılar.
Her yazı ve her konuşma onları daha da yakınlaştırdı birbirlerine…
Aleks mizacı itibariyle dinlemeyi, anlamayı seven ve şiar edinen biri olarak yetiştirmişti kendini…
Alyona’nın yaşadıkları ise birçok hüznün ve anlaşılmazlıkların felsefesiydi.
Çok şeyi, hatta her şeyi paylaştılar gün be gün…
Hayata dair en mahrem şeyleri bile…
İnsan bu kadar derin ve yakından, içten paylaşıp, dinleyip, çözüme giden yolu paylaşınca bazı duyguların gelişmesine karşı koyamazdı.
Aleks’te de öyle oldu.
Belki söylemiyordu, söylemiyordu ama içinde karşı koyulamaz bazı kıpırtıların olduğunu hissedebiliyordu.
Eğer yüreğinizde o sıcaklığı hisseder ve bunu ifade edemezseniz, o sıcaklığın büyüyüp, devasa bir yangına dönüşmesini engelleyemezsiniz!
Bunun adı, sevgidir.
Bunun adı, sevmektir.
Bunun tanımı, aşktır.
Çok geceler konuşurlardı yattıkları yerlerden usul, usul fısıldayarak sessizce…
Sessizlik, fırtına öncesidir ve duygularınız yüreğinize sığmaz olur,
Kabarır, taşar.
İşte öyle bir andı yine.
Uzun, uzun konuşmuşlardı yine.
Kelimelerin dudaklarından sessiz bir ıslık gibi çıktığı anda Aleks veda ederken dayanamadı ve,
‘Seni seviyorum’ deyiverdi.
‘Ben de seni’ diye cevap verdi Alyona, aynı sessizlikle…
Bazen sevgi ve aşk hayatın gerçeklerine esir düşer.
Vardır, hissedilir ama yaşanamaz!
Hep aynı sessizlikte yüreklerde hapsolarak büyümeye devam eder.
Birleşemeyen eller.
Kavuşamayan yürekler, ateşi körüklemeye devam eder diyor, Aleks.
Oysa aklıma geldiğinde, neler söylüyorum, neler!.
‘Yanımda olmanı… Elerimle güzel yüzünü, saçlarını okşamayı ne kadar da istiyorum. Sonra rüzgârda savrulan kurumuş yapraklara benzeyen ince dudaklarından uzun, uzun öpmek, gözlerinin içine bakmak istiyorum.
Derinlere daha derinlere bakmak. Oradan bir yol açmak kalbine ve aşk olarak akmak istiyorum damarlarında kan yerine’ diye dile getiriyor özlemini..
‘Seni bir erkeğin, bir kadını sevebileceğinden daha çok seviyorum çünkü’ diye de ekliyor.
Hikaye çok uzunda, Aleks’le, Alyona’da olduğu gibi bazen, bazı aşklar hep yarım kalır.
Araya mesafeler girer, insanlar girer, olaylar girer ve “aşk” hep uzakta kalır.
Görmeden, göremeden yaşar insan ancak, sevginin ve sevmenin böylesini…
Gelin biz bu yarım kalmış hikâyeyi sevginin üstatlarının aşkı, özlemi, sevgiyi şiirlerine kattığı sözlerle tanımlamaya çalışalım;
Bir şiirinde CAHİT ZARİFOĞLU “özlemeyi” şöyle ifade ediyor;
‘Özlemek ne derin bir duygu böyle.
Özlemek, ne uzun bir mesafe .’
CEMAL SÜREYYA demiş ki;
“Uzaktan sevmediyseniz birini, hiç sevdim demeyin!”
Ekliyor OĞUZ ATAY;
“ Aklımdan çıkmıyor.
Aklım çıkıyor, o çıkmıyor!”
Ve son noktayı NAZIM HİKMET koyuyor;
“Sesini duysam, sesine sarılacağım öyle özledim.”
Yorumlar
Kalan Karakter: