Öğrenmek…
Türk Dil Kurumu sözlüğünde dilimize ait altı yüz binin üzerinde sözcük olduğu görünüyor. Bu sözcüklerden en heyecan vericilerini sıralarsak şüphesiz ki öğrenmek sözcüğü baş sıralarda yer alır. Peki ya en kolay nasıl öğrenir insan? İşte bu kısım her bireyin biricik olduğu gerçeğiyle son derece karmaşık bir haldedir. Kimileri görerek, kimileri duyarak, kimileri oyunla, kimileri uygulamayla, öğrenir ancak bir yöntem vardır ki tarih boyunca geçerliliğini korumuştur: “Deneyimlilerden dinleyerek öğrenme.”
Birçok kişinin bildiği ve günümüze kadar taşınan Diderot’un hikayesi bu yöntemle öğrenmenin önemli örneklerinden.
Diderot 18. yüzyılda yaşamış Fransız bir yazar ve filozof. Yüzyılın batı felsefesindeki en önemli filozoflarından olan Diderot elliye yakın kitap ve birçok ansiklopedi yazmasının yanında kütüphaneciliği geliştirmesi ile de dönemine damga vuran isimlerden. Peki Diderot’un günümüze Diderot etkisi kavramı olarak taşınan hikayesi ne?
Diderot, Fransız devrimi öncesinde ciddi ekonomik zorluklar geçirir ve hayatını kısıtlı imkanlarla idame ettirir. Felsefe, edebiyat ve kütüphanecilik alanındaki mahareti her kıtada anılmaya başlar ve Rusya İmparatoriçesi Büyük Katerina’dan hatırı sayılır bir teklif alır. Katerina, Diderot’nun kütüphanesini satın alarak ona büyük bir meblağ öder. Diderot kütüphanedeki görevine geri dönecektir, yıllarca çalışarak kazanabileceği maaşını peşin olarak ödemiştir kraliçe. Kavram haline gelen hikayesinde kırılma anı da işte bu olaydır. Diderot eline geçen meblağla hemen kendisine hep istediği kırmızı sabahlığı alarak kendini şımartmak ister fakat sonrasında işler hiç de beklemediği boyutlara ulaşır. Sabahlığını alır, heyecanla giyer ve aynaya baktığında terliklerinin bu sabahlığa uymadığını fark eder, yeni terlikler almanın zamanı gelmiştir artık, bunun için elde imkan da varsa beklemek anlamsızdır. Yeni terlikler edinir Diderot hemen sabahlığının altına terliklerini giyer ve aynanın karşısına geçer, gördükleri karşısında canı sıkılır çünkü sabahlığı ve pırıl pırıl terlikleriyle giydiği pijamaları çok eskidir. Hemen yeniler onları da. Ardından önce terliklerinin altındaki halılar, sonra koltuklar, sonra masalar, sandalyeler…
Gerisini tahmin etmek hiç de zor değil, değil mi?
Evet, Diderot bir anda tüm kıyafetlerini, ardından tüm evini yenilerken bulur kendini ve eline geçen meblağın büyük bölümünü harcamış, yine geleceği ile ilgili ekonomik kaygılar duymaya başlamıştır. Diderot bu durum karşısında şöyle der: “Eski sabahlığımın efendisiydim, yeni sabahlığımın kölesi oldum.”
Diderot, bütün bunlardan sonra “Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık” başlıklı makalesiyle tüketim çılgınlığının nelere yol açabileceğini aktardı.
Eminim ki birçok okuyucumuz bu hikayeden önemli dersler çıkarmıştır. Üzerinde düşündüğümüzde kolaylıkla görürüz ki modern toplumlarda işler günümüzde de farklı yürümüyor. Tüketim alışkanlıklarımızın ihtiyaçlarımızın artmasına bağlı kalmayıp birçok değişkenden etkilendiği, sermayenin nasıl ve ne şekilde yön değiştirdiği, kapitalizmin etkilerini toplumlar ve bireyler üzerinde nasıl gösterdiği, satış sarmalı denilen kavramın bizleri farkında olmadan bizi içine aldığı benim çıkarımlarım oldu.
Hayatının yarısını satış ve pazarlama alanlarında geçirmiş biri olarak söyleyebilirim ki bu alanda ne kadar bilginiz olursa olsun, bu yapı içinde satın alma alışkanlıklarını düzenlemek kolay olmuyor. Her geçen gün artan rekabet unsurları, dünyada hammadde kaynaklarının sınırlı oluşu, iklim değişiklikleri, sermaye değişiklikleri, artan nüfus, işgücü kaynağı transferleri gibi birçok etken sistemin böyle işletilmesini kaçınılmaz hale getiriyor adeta.
Geçtiğimiz günlerde sohbet ettiğim bir arkadaşım yaşadığı semtte zincir marketlerden sadece birinin şubesi olduğunu ve bunun bölge için büyük dezavantaj olduğunu söyledi. Ben de tüm ihtiyaçlarını karşılaması mümkünse bunu neden sorun ettiğini sordum. “Sadece ekmek satın almam gerektiğinde, fırın olmadığı için zincir marketin şubesine gitmem gerekiyor ve bugüne kadar hiç sadece ekmek alarak çıkmadım marketten…”
Aldığım yanıt geçmişten günümüze peki bir şey değişmediğini düşündürdü bana. Kampanyalar, satın almanın tarifsiz mutluluğu, fırsatları değerlendirmiş olmanın verdiği tarifi zor haz çağın önemli tetikleyicileri aslında. Yukarıda saydığımız bir çok unsur bu alışkanlıklarımızı sürdürmemiz halinde dengede kalıyor. Bu denge aslında dünyada her geçen gün azalan sınırlı kaynakların devamı için şart gibi gösterilse de ihtiyaç kadarının üretilmesi ve tüketilmesi uzun vade de çok daha büyük ve adil bir zenginlik olarak çıkacaktır karşımıza.
Neye değer verdiğimiz ve neyle mutlu olabildiğimiz burada en önemli ayrım noktasıdır.
Bonkörlükle savurganlığı, tasarrufla cimriliği birbirine karıştırıyor olmamız da sistemin bize tüketim yapmamız için oynadığı maniplatif oyunların bir etkisiyle aslında.
Dünyadaki sınırlı kaynakların adil ve planlı paylaşılabildiği güzel günler için her birimizin üzerimize düşeni yapması şart görünüyor öyle değil mi? Başlayalım mı?
Sağlık ve esenlikler dilerim.
Yorumlar
Kalan Karakter: