Anyasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, önceki gün "Anayasa Mahkemesi'nin Temel Haklar Alanındaki Kararlarının Etkili Şekilde Uygulanmasının Desteklenmesi Projesi" kapsamında düzenlenen bir toplantıda 'çok önemli' bir konuşma yaptı.
Dedi ki; "Anayasa Mahkemesi'nin iş yükü dramatik bir boyuta ulaştı. Bugün Anayasa Mahkemesi önünde 66 bine yakın bireysel başvuru bulunmaktadır. Bu rakamın ne kadar korkutucu olduğunu ifade edebilmek için bizim gibi bireysel başvuru sistemini benimseyen ülkelerin başvuru sayısına bakmak lazım."
O rakamlara baktığımızda ise bu derece fazla başvurunun yapıldığı bir mahkeme daha var. O da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. Yani görünen o ki; Anayasa Mahkemesi iş yoğunluğunda neredeyse AİHM ile yarışıyor.
Hatırlarsanız; Anayasa Mahkemesi'ne 'bireysel başvuru' hakkı 2010 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle hukuk sistemimize dahil edilmişti.
Bu değişikliğin iki temel gerekçesi vardı. Birincisi; bireysel hak ihlali iddialarının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşınmadan kendi hukuk sistemimiz içerisinde çözümünü sağlamak.
Diğeri ise; Türkiye'de yıllarca en çok darbe gören temel hak ve özgürlüklerin korunmasının standardını yükseltmek.
Yaklaşık 22 yıldır da Anayasa Mahkemesi, etkili bir hak arama yolu olarak önemli kararlara imza attı.
Ancak gelinen noktada Anayasa Mahkemesi'ne 'hak ihlali' iddiasıyla yapılan başvuru sayısının, AYM Başkanı'nın 'dramatik' olarak nitelendirdiği bir boyuta ulaşmasının arkasındaki temel neden nedir?
İşte asıl sorgulanması gereken tam da budur.
Sadece ocak ayında 12 bin bireysel başvuru yapıldığını, toplamda ise 66 bin kişinin Türkiye'de bağımsız mahkemelerden çıkan kararlarda hak ihlaline uğradığını öne sürerek, Anayasa Mahkemesi'nin kapısını aşındırması gerçekten de 'korkutucu' bir meseledir.
Yüksek mahkemenin başkanı konuşmasında çok önemli bir uyarı daha yapıyor. Diyor ki; "Anayasa Mahkemesi'nin işini yapmasını engelleyen bir diğer tehdit de objektif etkisinin hayata geçirilememesi. Bununla şunu kastediyoruz. Bireysel başvurunun amacı tek tek sivrisinekleri yok etmek değildir, sivrisinekleri üreten bataklığı kurutmaktır."
Bütün bu açıklamalar, aslında Türkiye'de 'Adalet Sarayları'nda, 'adalet'in sağlanması konusunda ciddi sıkıntılar olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
Üstelik Türkiye'nin en üst derecedeki yüksek mahkemesinin başkanının dilinden.
O zaman ne yapmalı?
Adalet sarayları, saray değil adaletin herkese 'eşit' olarak dağıtıldığı yerler olarak, yeniden 'adliye' olmalıdır.
Çünkü, mahkemelerin adalet arayışına cevap veremediği, bağımsız ve tarafsız yargılama ilkelerine uygun bir şekilde uyuşmazlıklara çözüm üretemediği bir yerde, hukuk dışı arayışların ortaya çıkması kaçınılmazdır!!
Unutmayın, 'adalet' bir toplumun vicdanıdır!
O vicdanı kaybedersek, felaket kaçınılmazdır!
Yorumlar
Kalan Karakter: