Karmaşa çağında yaşıyoruz. Eskiden okuduklarımızla, öğrendiklerimizle ve sağlam bir alt yapıyla kararlar vermeye çalışırdık. Elbette düşünüp taşınıp muhakeme ederek… Günümüzde, değil gündemi etkileyecek sarih kararları vermek, kendi hayatımızda en basit kararları verirken bile donup kalıyoruz. Ne yazık ki hiç kimse bu bikarar halinin farkında değil. Bunu ikiye katlayan bir durum da kulağımızın dibinde öttürülen borazanlar.
Elbette dikkatimizi daha çok dağıtmak ve bizleri etkisiz elemanlar haline getirmek için yapılıyor. Yeni dünya düzeninin en sevdiği insan modeli: kararsız, kolay yönlendirilebilen, parlatılarak önüne konulan her şeye büyük bir heyecanla atlayan, piyon haline getirilmiş insancıklar. Bizlere sadece ürün satılırken bu yöntem kullanılmıyor, hayat satılırken de kullanılıyor. Düşünce satılırken de. Herhangi bir hükme varamayan, tereddütlü halimizle alttan alta bize işlenen her şeyi kendi fikrimiz sanıyoruz. Biz subminal mesajların olup olmadığını tartışıp dururken; filmler, diziler, reklamlar, videolar, şarkılardan kendi fikrimiz olduğunu sandığımız mesajlar üzerimize sağnak sağnak yağıyor. Böyle mesajların varlığına inanmayanlara 6112 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunu incelemelerini tavsiye ederim. O kanunun “Yayın Hizmeti İlkeleri” bölümünde “Ticari iletişimde bilinçaltı teknikleri kullanılamaz,” diye açık bir ifade yer alıyor mu, bir baksınlar. Gününün en az beş altı saatini video kaydırarak geçiren insanlar, gözden kaçan bu mesajlardan kaçını özümsüyor acaba? Gizlice zihnimize sokulan seçeneklerden kaçını kendi fikrimiz sanıyoruz? Gerçi bu kadarına bile gerek yok. Etrafımızdaki her şeyin seçenekli olması bile başlı başına bizi kararsızlığa sürüklüyor.
Modern çağda kimse bize “Ne düşünüyorsun?” diye sormuyor; etrafımıza başkaları tarafından yığılan seçeneklerden birini seçmemiz isteniyor. Aldığımız eğitimin kökeni de buna bağlı değil mi? En fazla beş seçenek. En son seksenli yıllarda hocalarımız “Bunlar tost yer, test çözer,” diye üzülürlerdi halimize. Ne kadar haklılarmış, eğitimde ölçme dedikleri bu yöntem zihnimizin can düşmanı.
Kararsızlığı yaratan en büyük nedenlerden bir diğeri de içimizde taşıdığımız korkular nedeniyle gerçekle bağlarımızın kopması. Keşke malum filmdeki kadar kolay olsaydı: "Bu senin son şansın. Bundan sonra geri dönüş yok. Mavi hapı alırsan; hikâye biter, yatağında uyanırsın ve istediğine inanırsın. Kırmızı hapı alırsan; Harikalar Diyarı'nda kalırsın ve sana tavşan deliğinin ne kadar derin olduğunu gösteririm. Unutma, sana sadece gerçeği vadediyorum, fazlasını değil." Filmdeki gibi sadece iki seçeneğe odaklanmak zorunda olsaydık belki kafamız bu kadar karışmazdı, işimiz bir hayli kolaylaşabilirdi.
İyi ki sinema var(!) Bu filmdeki gibi birçok Hollywood filminde, özellikle bomba imha sahnelerinde “kırmızı mı mavi mi?” sorusu dramatik bir seçim olarak kullanılır. Tehlike anı; mavi ve kırmızı renk…Ne çağrıştırıyor? İçecek markaları gibi bu da bir ürün yerleştirme olabilir mi? Ve bunun iki tercihe indirgenerek sunulması… Belki de sonunda bizi buna mecbur bırakacaklar. Biz konumuza dönelim tekrar. Modern yaşam diye bizi içine soktukları cenderede birkaç tane de olsa alternatifimiz olduğu düşüncesi bizde müthiş bir özgürlük hissi yaratır. Birkaç seçeneğe sahip olmak bizi içten içe gururlandırırken bir yandan da zihinsel yükümüz artıyor. İçimize bir kurt düşürüyorlar, “Ya doğru seçeneği tercih edemezsem?” diye. Zaten karar vermek başlı başına zorlu bir süreç. Çünkü bir karar verdiğimiz zaman otomatik olarak diğer seçenekten vazgeçmiş oluyoruz. Bu da içimizdeki kaygıyı bir hayli artırıyor. Bu kaygıyla birlikte karar sürecimiz de uzuyor. Bu olduğunda daha savunmasız bir av haline geliyoruz. Bizi kararsızlığa düşürerek seçmemizi istediklerini göz boyayarak baskın hale getiriyorlar. Bir hayli alet edevata sahipler. Bilgi kirliliği, sosyal medya, internet…Bunlar işin içine girince basiretimiz bağlanıyor, tamamen kararsız kalıyoruz. Kim kimdir, kim ne için sahadadır, bir türlü emin olamıyoruz. Gerçek ve manipülasyon birbirine geçince her şey daha bir bulanıklaşıyor. Gerçekler görünmez olunca da daha da kaygılanıyoruz. Kukumav kuşları gibi derin derin düşüncelere dalarken karar verme sürecini erteleyebiliyoruz. Üzerine koşullarımız ve çevresel baskılar da eklenince kilitlenip kalıyoruz.
Bütün bir toplumu bu hale getirdiler. O yüzden ortak irade oluşturamıyoruz. Ortak irade oluşturamadığımız için her şey daha bir belirsiz hale geliyor. Kayıplarımız bununla da bitmiyor, aslına bakarsanız bu bir başlangıç noktası. Bir şeyleri düzeltmek ve değiştirmek için atmamız gereken adımları atamıyoruz. Yırtıcılar üzerimize gelirken yavru bir ceylanın toyluğuyla kurtulmayı umut edebiliyoruz. Birbirinin kararsızlığını görenler sorumluluk almaktan kaçınmaya başlıyor. Toplum olarak pasifize oldukça özgüvenimizi kaybediyor, sahaya çıkmak yerine türbinlere çekiliyoruz. Üzerimize serpilen ölü toprağıyla edilgenleşiyoruz, bir kahraman bekliyoruz. Bunun için de birileri sesini yükseltince kolayca onlara teslim oluyor, artlarına takılıyoruz. Birbirimize biri ve diğerleri diye baktığımızdan tek kazanan ipleri eline almak isteyenler oluyor. En kötüsü de birbirimize olan güvenimizi kaybediyoruz. Kararsızlık yüzünden, hep bu kararsızlık yüzünden. Oysa vakti zamanında bu asil millet “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” düsturuyla ne büyük kararlar verdi. Darısı günümüze…
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: