Tüm kavramlar birbirine dolandı, kördüğüm oldu. Doğruyu yanlıştan, iyiliği kötülükten, güzeli çirkinden, gerekliyi gereksizden, değerliyi değersizden, helali haramdan, önemliyi önemsizden, kalıcıyı geçiciden, kaliteliyi kalitesizden ayıramaz olduk. İnsanlığın kaderini böyle ikilemlerin içine sıkıştırmaya çalışan sistem bize daha yolun başında kaybettirmiş gibi hissettiriyor. Dünyayı cehennemin tüm renklerine boyamaya çalışanların karşısında elimizde pek bir şey yokmuş gibi görünüyor. Ama sadece görünüyor. Çünkü bizleri kendine ram etmeye çalışan sistemin işi biz insanlığımızı kaybetmediğimiz sürece epey bir zor. İstedikleri kadar teknolojiyi boynumuza urgan gibi geçirmeye çalışsınlar, ortalarda görünen kirli ellerini bizden saklamak için bin bir numara geliştirsinler, bunu yapamayacaklar. Dokusunu değiştirmeye çalıştıkları ulusların (özellikle bizim milletimizin) içinde sakladığı hazineye ellerini uzatamayacaklar. Bu hazinede neler mi var? Müsaadeniz olursa kendi çevremden örnekler vermek istiyorum. Eminim hepimizin etrafında bu örneklerden yüzlercesi vardır. Kişi isimlerini değiştirdim, tevazu dolu insanların duygularını incitmek istemem.
Mualla Teyze…Kıt kanaat geçinir; ama gönlü zengindir. Birinin muhtaç olduğunu bilsin, iki lokmasının birisini düşünmeden verir. Tek bir lokması varsa onu da paylaşır. Zor durumda olanlara ahkam kesmez ve içinden gelerek şunları söyler: “Üzülme, atlatırsın, elimizde olanı paylaşırız.” Paylaşır da üstelik. Yirmi yıl önce başına gelen bir olayı anlatayım size. Birkaç saatlik mesafede, başka bir şehirde yaşayan kızının yanına ziyarete gidiyor. Kızı dönüş biletini alıyor, yanında fazla bir parası yok. Otobüste yanına kucağında küçük bebeğiyle genç bir kadın oturuyor. Kışın azgın soğuğunda, çocuğuna bir battaniye saramadan, üstüne başına bir şey alamadan yuva bildiği yerden kapı dışarı edilmiş. Minik yavrunun ve annesinin tir tir titrediğini gören Mualla Teyze, üzerindeki hırkayı çıkarıp bebeğe sarıyor, anneye de çantasındaki yeleği veriyor. Baba ocağına dönen genç anneye ihtiyacı olduğunda kendisini bulabilsin diye adresini veriyor. Tabii cebinde kalan son parayı da. O sene Samsun kış kıyamet, Mualla Teyze buz gibi havada incecik bir bluzla yürüyerek evine dönüyor. Genç kadınla yolları bir daha kesişmiyor; ama onun yüreğinde onunla ilgili bir burukluk kalıyor hep “Acaba iyiler mi?” diye.
Rüya… Türk filmlerindeki kadar katıksız iyidir. Kendi elleriyle ördüğü bir iyilik zincirinin tam ortasında yaşar. Mahallede doktora gitmesi gereken yaşlı biri mi var? Mutlaka onu o yaşlının koluna girmiş, hastane yokuşuna tırmanırken görürsünüz. Çözüm üreticidir, iş bitiricidir, karşılıksız iyiliğe doyamaz. İçtenlikle gülümsediği ve kocaman süzme gözlerini her daim mutlulukla kısarak baktığı için onu görür görmez siz de gülümsersiniz. Ağır bir metabolik hastalığı olan, İki çocuk annesi, çilli yüzüne ve tebessümüne doyamadığınız bu kadın asla dedikodu nedir bilmez. O an ne yapılması gerekiyorsa yapar, ihtiyacı olana sımsıkı sarılır ve insanları birbirine kenetler. Kötü olanlara karşı şöyle bir yaklaşımı vardır: “Ne yapacaksın, o da öyle.” Onunla ilgili olayı aktarayım. Alzheimer olan, çok sevdiği bir teyzesi var. Elleri hep onların üzerinde. Bir gün evlerini süpürürken evin girişindeki yollukların artık kullanılmaz durumda olduğunu görüyor. Sağanak yağmura ve hastalığı nedeniyle balon gibi şişmiş bacaklarına aldırmadan koşa koşa iki kilometrelik yokuşu aşarak kendi evine gidiyor. Bir gün birinin ihtiyacı olur diye sakladığı koca yolluğu, iki kilimi sırtladığı gibi teyzesinin evine getiriyor. O da yetmiyor, bütün gününü onlara yardım ederek geçiriyor. Sadece teyzesi değil komşuları, arkadaşları, tüm hısım akrabaları için bu vaziyette.
Nuri Amca ve Rezzan Teyze…Çocukluğumun en büyük izleri. Çiftlik Caddesi’nin ara sokaklarından birinde oturuyorlar. Dört çocukları vardı ve hepsini de okuttular. Nuri Amca devlet memurluğundan emekli oldu; ama çocukları için bulduğu her işte çalışmaya devam etti. Rezzan Teyze’nin ne gecesi ne gündüzü vardı. Kocasına yardım etmediği zamanlarda geceleri kör ışığın altında örgü örer, oradan da birkaç kuruş kazanmaya çalışırdı. Onlarla ilgili yürek dağlayan olayı bizzat kızının ağzından aktarayım: “Aslında ben biraz hırçın bir çocuktum. Öyle okul başarısı, iş güç sahibi olmak pek umurumda da değildi. Evde sahip olunanların nasıl ortalara çıkarıldığının da pek bilincinde değildim. Çünkü annemle babam tüm maddi zorluklara rağmen bizim hiçbir şeyimizi eksik etmemeye çalışırlardı. Mesela, haftada bir gün döner yerdik. Okuldan eve geldiğim bir gün babam bize döner almıştı. Yedik yedik, doyduk. Doyduğumuz için dönerlerin lavaşlarının uç kısımlarını yemedik, masanın üzerine öylece bırakıverdik. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra annemle babamı bizim artıklarımızı yerken görünce beynime kadar bir uyuşukluk çıktı. O ana kadar kendilerine döner almadıklarını hiç fark etmemiştim. Yaptıkları fedakarlığı o an anladım, bunun karşılığını verebilmek için de her gittiğim okuldan dereceyle mezun oldum, şimdi olduğum yere gelebildim.”
Her birimizin etrafında sevgiden örülmüş çelikten bir duvar var. Bizler iyilik, fedakârlık, koşulsuz sevgi, dayanışma ve cesaretle birbirimize bağlı olduğumuz sürece onlar (yeni düzen şeycileri) başarılı olamayacaklar. Sadece bunu aşamıyorlar. Belki de bizi çoktan yok edeceklerdi; ama büyük bir özveriyle diğerinin elini tutanlar sayesinde bildiğimiz dünya dönmeye devam ediyor. Çok şükür.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: