Eşref-i Mahlukat olmamıza rağmen bizi tüketenlere karşı sağlam bir duruş sergileyemiyoruz. Bunu ben de yapıyorum, kendime şaşıyorum çoğu zaman. Saplanıp kaldığımız ve bizi yiyip bitiren ortamları, insanları, durumları, davranışları neden terk edemiyoruz? Alıştığımız için mi? Alışkanlıkların böyle bir gücü var mı? Şayet sadece alışkanlıkları değiştirmek olsaydı işimiz biraz kolaylaşırdı. Alışkanlıklar beynimizde yerleşik sinirsel yollar oluştursa bile, beynimizin plastisite (değişebilirlik) özelliğine sahip olması nedeniyle değiştirilebilir. Sadece zamana bağlı olan bir şey. Uzmanlar 18 ve 254 gün arasında bir rakam veriyor. Yani alışkanlıklarımızı değiştirerek kendimizi yeniden konumlandırabiliriz. İçine gömüldüğümüz bataklıklardan çıkamamamızın nedeni alışkanlıklarımız olamaz. Daha derinlerde bir yere bakmamız gerekiyor.
Toplum olarak belanın içinde olmamızın, buna rağmen konumumuzu değiştiremememizin; bizi ezen her türlü döngüyü kabul etmemizin gözden kaçırdığımız çok basit ve bireysel başka bir nedeni var. İnsanlık tarihi kadar eski ve bize atalarımızdan miras kalan bir özellik. En küçük riskte kapalı hale gelmemize neden olan ve bazen tüm gerçekleri gördüğümüz halde bizi gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi hareketsiz bırakan bir özellik, “Savaş ya da Kaç Tepkisi”. Süreç nasıl işliyor peki? Şöyleymiş: “Beynin duygusal merkezi olan amigdala, tehlike veya stres sinyali aldığında (fiziksel veya psikolojik) tehlike alarmı verir. Bu alarm o kadar hızlıdır ki, mantıklı düşünme, planlama ve risk analizi yapan ön beyin (prefrontal korteks) işlevini yitirir. İnsanlar, uzun vadeli sonuçları düşünmek yerine o anki tehlikeye odaklanır. Hipotalamus, vücuda adrenalin ve kortizol salgılatır. Bu hormonlar kalp atışını hızlandırır, nefes alımını artırır ve kasları gerer. Vücut, ‘savaşmak’ veya ‘kaçmak’ için ihtiyaç duyduğu tüm enerjiyi kaslara aktarır. Bu, bilinçli düşünmeden otomatik bir savunma sağlar. Savaş ya da kaç anında beyin, ‘riskli’ bir eylemi değil, en güvenli olanı seçmeye programlanır. Risk almak, hayatta kalma şansını düşüren bir tehdit olarak algılanır. Tehlikeden kaçma tepkisi, genellikle belirsizlikten veya olası zarardan uzak durma (kaçınma) davranışına dönüşür. Bazen tehlike anında savaşmak veya kaçmak mümkün değilse vücut ‘donma’ tepkisi verir. Bu, kişinin hiçbir risk almadan, adeta ‘görünmez’ olmaya çalışarak tehdidin geçmesini bekleme halidir. Savaş ya da kaç tepkisi, beyni ve vücudu sadece hayatta kalmaya odaklayarak, mantıksal risk analizi yeteneğini kilitler ve kişiyi güvenli, tanıdık ve düşük riskli eylemlere zorlar.”
İşte bu tepki yüzünden bir parkta hep ilk kez oturduğumuz banka oturur, hangi sokaktan geçtiysek yine o sokaktan geçeriz. Yani bildik şeytanı bilinmeyen meleğe yeğleriz; çünkü daha önce gitmişizdir, bizim için güvenlidir. Savaş ya da kaç tepkisiyle beynimiz bizim orada güvende olacağımız otomatik algısını oluşturur. İlkel dönemlerden getirdiğimiz beynimizin bizi riske atmak istememe tepkisidir. Daha önce tercih ettiğimiz bank, sıra veya bir konum bizim başımızı derde sokmadıysa hep onu tercih ederiz. Özetle beynimiz risk almayı sevmez ve bunu otomatik olarak yapar. Birçok şeyi de risk olarak görebilir. Potansiyel tehlike veya tehdit olarak algıladığı her durumda amigdala bölgesi devreye girer ve günümüzde hiç işe yaramayan tepkilerle bizi etkisiz hale getirir. İlkel dönemdeki atalarımızın ilk çağlarda saldırgan bir hayvan yüzünden gösterdiği tepkiyi topluluk önünde konuşma yapacağımız zaman gösterebiliriz. Veya daha saçma bir şey yüzünden, bir gölgenin hareket etmesi mesela. Amigdalamız bizi hemen acil durum moduna sokar. Elimiz ayağımız kilitlenir, öylece kala kalırız. Karar veremeyiz, insanların yüzüne yüzüne söylemek zorunda olduklarımızı söyleyemeyiz. Sonuçta insanız. Atmamız gerektiği halde atmadığımız adımların, yapmamız gerektiği halde yapmadığımız işlerin, vermemiz gerektiği halde vermediğimiz kararların atında yatan neden budur. Sosyolojik ve antropolojik araştırmaların çoğunu günümüzde büyük şirketler yapıyor, bu bilgiye onlar da sahipler.
Bizleri çok yakından takip ediyorlar. Zaten sosyal medyanın bir görevi de verilerle bizim davranış takibimizi yapmak değil mi? Alanlarını daha da genişletmek için tepkilerimizi ölçtükten sonra içimizdeki derin korkuları kaşırlar, bizi etkisiz hale getirerek her ürünü alabilecek kıvama getirirler. Reklamı yapılan hangi ürünse o konuyla ilgili bir öcü önümüze atılır. Onların ürünlerini almazsan çamaşır makinenin kazanı patlar, saçların dökülür, dişlerin çürür, malum ürünle evinin hijyenini sağlamazsan evini bakteriler basar. Sadece ürün satmak mı? Aynı yöntemi savaş satmak, bir fikrin peşinden bizleri sürüklemek veya köleleştirmek için yarattıkları karanlık alana bizleri çekmek için de kullanırlar. İçimize saldıkları korku yüzünden amigdalamız manyağa dönerken onlar sözüm ona güvenli alanlar yaratarak ( mesela AVM, kitlesel bir hareket, moda, sanal alem, akıllı evler…) bizi kendi tuzaklarına çekerler. Sırf ceplerimizi boşaltmak için. Aç kalma korkusuyla bizi düşük ücretli işlerde çalıştırmak için. Savaş ya da kaç refleksimizi kullanarak çıkarlarına göre dünyayı yeniden dizayn etmek için. Biz kork, satın al, çok çalış; çok çalış, satın al, kork döngüsünde debelenirken onlar gözümüze çektikleri perdeyle bizi gerçeklikten koparmayı başarırlar. Bu döngüyü kırmamızın tek yolu gerçeği görüp risk almaktan geçer. Risk yoksa özgürlük de olmaz.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: