Her şeyi çabuk eskitir çabuk tüketirken bir şeyi gözden kaçırıyoruz. Giden bir daha geri dönmüyor, kaybedilen hiçbir şeyin telafisi olmuyor. Bir toplumu bir arada tutan, yeri doldurulamayacak manevi değerleri çok ucuza elden çıkarıyoruz ki onların oluşması belki de millet olarak binlerce yılımızı almıştır. Türk ulusu bilinen kaynaklarda 4.000-5.000 yıllık bir tarihe sahip diye geçiyor; ama yeni buluntular (bazıları da gözler önünden çekilen, üstü örtülen) medeniyetimizin çok daha erken bir döneme dayandığını gösteriyor. Türk Edebiyatı derslerinde bile şöyle bir tabir kullanırız: “bilinmeyen dönemlere ait” Yani bu işin bir de bilinmeyen kısmı var.
Binlerce yılda oluşmuş güzelliklerimizi düşünelim. Vatanına ve milletine bağlılık, merhamet ve yardım severlik, misafirperverlik, fedakârlık, saygı ve sevgi, açık sözlülük ve dürüstlük, adalet ve ahlak anlayışı, insanlara güler yüzle ve tatlı dille yaklaşmak, doğa ile uyum, cesaret. Geri kalmış olduğumuz ezberini bize dayatan uluslara bakın bu değerlerden birçoğuna sahip olmadıklarını görürsünüz. Ama…Bir de işin aması var. Yavaş yavaş bu özelliklerimiz elden gidiyor. Bilinçli ve sistematik olarak belleğimizden siliniyor. Ne yazık ki çağın bize konfor diye sunduklarıyla değerlerimizi hızla tüketiyoruz. Binlerce karat elması bir avuç kumla değiştiriyoruz. Çağın hızına ayak uydurarak kaybettiğimiz bu güzelliklerin yerine ne koyacağız? Bize reva görüleni yahut kader diye biçileni mi? Ne konulmak istendiğini bir nebze gördük. Henüz 8. Sınıf öğrencisi bir çocuk ocakları söndüren ve yürekleri dağlayan bir katliam yapabiliyor. Yine lise çağındaki bir genç arkadaşlarına ve öğretmenlerine kıyabiliyor. Bunlar bizim hangi değerimizle bağdaşıyor? Korku edebiyatı ürünlerini okurken bile aklımız ve havsalamız almazdı. Bize bayağı uzak olduğunu düşündüğümüzden böyle suç anlatıları pek gerçekçi gelmezdi, pek gerçek bulmadığımız için de bıyık altından gülümserdik “Bu kadarı da olmaz,”diye. Ama oluyormuş işte, hem de en beterinden. Ensemize çökmüş bir dünyada tüm felaketlere alıştırılmaya çalışıyoruz. Bakan gözler için niyetler ayan beyan ortada. Giden canlarımız için içimiz yansa da bu noktaya dikkat kesilmek zorundayız, bir korku dalgası yaratıyorlar. Bizi korkutarak mantığımızı devreden çıkarmaya çalışıyorlar. Korkunun yarattığı belirsizlikten kurtulmak isteyen kişi, kendisine dayatılan her şeyi kabul eder.
Başta adına “yeni dünya düzeni” dedikleri ucubenin peşinden sürüklediği başına “akıllı” eklenmiş her şeyi… Alınan tedbirlerin içine yeni teknolojileri sokarken sistemin içine başka bir şey sızabilir mi diye endişelenmek zorundayız. Bazı deccalların acımadan minicik çocukların okullarına nasıl bomba yağdırdığını hatırımızdan çıkarmamalıyız. Bize sunulan teknolojinin kontrolünün kimin elinde olduğu da çok önemli. Geçenlerde bir haber yayımlandı, Tesla otomobillerine uzaktan müdahale edilmiş, elbette ki güvenlik gerekçesiyle. Dünyayı ele geçirmeye çalışan bir avuç insan sevgi pıtırcığı olmuş, bizim sağlığımızı ve güvenliğimizi bizden çok düşünüyor, öyle mi? İyice bir düşünmek gerek. Yoksa asıl savaş bu mu? Bir yandan güvenlik gerekçesiyle içimize sızmak, diğer yandan sanal aleme çektikleri çocuklarımızın aitlik hissini yok etmek mi? Kendini hiçbir yere ait hissetmeyen insanın kaybedeceği hiçbir şey olmaz. Bu facialarda her örnekte bunu net bir şekilde görebiliyoruz. Toplum dışına itilmemiş, toplum dışına çekilmiş. Hatta kendi içiyle bile bağları koparılmış. Konuşacağız dedik, konuşalım.
Bir kerelik bir dokunmayla geçiştirilecek bir konu değil. Bu savaşta en önemli cephe maneviyat yurdumuz. Buraya girmelerinin önüne geçmek zorundayız. Yoksa daha çok canımızı kaybederiz. En sevdiğimiz insanları kaybetmekle de kalmayız, kalanların zihnine de böyle durumların normal olduğunu nakşetmiş oluruz. Tüm bu vahşetin normal ve sıradan bir olay olduğunun kanıksanması ise baştan teslim olmak demek. Kimsecikler kusura bakmasın hiç de olabilesi bir olay değil. Kesinlikle kabul etmemeliyiz. Yapılacak neyse onu yapmak zorundayız. İlk atılacak adım da gençlerimizi ve çocuklarımızı aitlik hissiyle yeniden donatmak, donatırken bir yandan da onları sosyalleştirmek. Yaşanan katliamların ortak noktalarından biri ortalığı kana bulayan faillerin sosyal hayatla bağlarının kopmuş olması. Ailelerin de elbet sorumluluğu var; ama toplum olarak bizim de sorumluluğumuz gençlerimizi sosyal hayatın içine yeniden katarak onlara değerlerimizi aktarmak. Özellikle günlerinin büyük bir bölümünü geçirdikleri (ki bu da başlı başına yeniden ele alınması gereken bir konu) okulda onlara kültür aktarımı yapmak. Böyle söyleyince insana atomu parçalamak kadar zor geliyor, oysa bundan otuz kırk yıl önce okullarda daha sosyaldik. Halk oyunları çalıştırılırdı, milli bayramlarımızda stat törenleri olurdu, konserler verilirdi. Son sınıflar hariç bir iki ay boyunca öğrenciler hazırlanır, provalar yapılır ve bu gösterileri seyretmeye doyamazdık.
Binlerce genç tek yürek olur, kenetlenirdi. Müzik ve resim dersleri önemsenirdi. El becerisi ve yaşamsal becerileri geliştirecek dersler vardı. İş Bilgisi, Ev Ekonomisi…Kol çalışmalarının adını kulüp çalışmaları haline getirdik ve ne yazık ki çoğu kâğıt üzerinde bir formaliteden ibaret. Laboratuvarlar vardı, öğrenciler basit malzemelerle küme halinde deneyler yapardı. Evet onlar eskide kaldı, ama kalmamalıydı. Bu kadar dijitalleşilmemeliydi. Çocuklar kontrolsüz alanlarda (sosyal medya) bilmediğimiz ellerden insan katletmeyi öğreneceklerine, kontrollü alanlarda bizim tarafımızdan sosyalleştirilmeliydi. İşin bu kısmı göz ardı edilmemeli.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: