Dünyanın altını üstüne, üstünü de altına getirdiler. Bu kargaşada bakışlarımızı başka yere çevirmeye ve alttan alta planlarını yürürlüğe koymaya çalışıyorlar. Tüm insanlık salak yerine konuluyor. Görebilsek, aslında her şey gayet net: Tarihin hangi bölmesi kanla doldurulsa mutlaka o dönemde sistem değişikliğine gidilir. Buna en iyi örnek Birinci ve İkinci Dünya Savaşı. Bu savaşlar sonunda dünya düzeni köklü biçimde değişti. Birinci Dünya Savaşı’nda Ulus Devletler ortaya çıktı ve çarlık yıkıldı, imparatorluklar çöktü.
Sözüm ona barışı korumak için Milletler Cemiyeti kuruldu, ancak hiçbir etkisi olmadı. Bazı güçler yeterince kan aktığına emin olmamış olacaklar ki peşinden İkinci Dünya Savaşı ve Büyük Buhran geldi. Milyonlarca insanın kanı akıtıldı ki İkinci Dünya Savaşı sonrası iki kutuplu dünya düzeni yerine otursun. ABD ve Sovyetler Birliği süper güç olarak ortaya çıktı; dünya Batı Bloku ve Doğu Bloku olarak bölündü. Birleşmiş Milletler kuruldu, Milletler Cemiyeti’nin yerini aldı. (Güya barışı koruma ve uluslararası iş birliği için kuruldu.) En ilginci de ekonomik kuruluşlar adı altında kurulan kurumlardı. IMF, Dünya Bankası ve GATT (sonradan Dünya Ticaret Örgütü) kuruldu; küresel(!) ticaret ve finans düzenlendi. Nükleer silahlanma, uzay yarışı, ideolojik rekabet derken çıkar ilişkisi içinde askeri ittifaklar da ihmal edilmedi. Derken Soğuk Savaş denilen süreç görünmez silahlarla kadroya dahil edildi. Amerika iyice zıvanadan çıkıp tek güç olma rüyaları görmeye başladı.
Çarkı daha hızlı döndürebilmek ve yeni dünya düzenine bir adım daha yaklaşabilmek adına insanların kulaklarına “küreselleşme”nin masalsı güzellikleri fısıldanmaya başlandı. Artık dünya tek bir ülke haline gelecek, herkes istediği her yerde olabilecekti. Taraftar toplayabilmek için bazı toplumsal tabakalara biraz ekonomik refah serpiştirince tek ve mutlu küresel dünyaya herkesi ikna ettiler. Peşine dijital dönemi yapıştırdılar. Zira planlarının tıkır tıkır işleyebilmesi için insanların burnuna halka takılıp çoğunluğun kontrol altına alınması gerekiyordu. Bu işte epey bir ilerleme kaydettiler. Bugün istedikleri insanı, istedikleri an elleriyle koymuş gibi bulabiliyorlar. Öyle ki herhangi bir ülkenin tüm liderlerini yataklarında öldürebiliyorlar. Bizler de düşünüyoruz bunu nasıl yapabildiler diye. Şaşırmaya gerek var mı? Tepemizde bilmem kimin uyduları gezerken cebimizde o uyduların ulaşabileceği cihazları büyük bir güvenle taşımaya devam ediyoruz.
Dijital casusluk müessesesini kavrama büründürerek önce zihnimize sonra da aparatlarını evlerimize soktular. Nesnelerin interneti diye bir şey çıkardılar, sözcüklere takla attırarak evimize kadar ellerini uzattılar. Şöyle tanımlıyorlar: “Nesnelerin interneti (IoT), fiziksel nesnelerin sensörler, yazılımlar ve ağ bağlantıları sayesinde birbirleriyle ve daha büyük sistemlerle iletişim kurarak veri paylaşmasını sağlayan teknolojidir. Kısaca, internete bağlı cihazların akıllı bir ekosistem oluşturmasıdır.” Evlerimizi süpüren akıllı süpürgeler bile veri aktarmak ve konum bildirmek için bu ekosistemin içinde olabilir. Bizler gözlerimizi savaşa o kadar kilitledik ki el altından yapılanları ve gerçekte olup bitenleri göremiyoruz, birçoğumuz da görmek istemiyor. Deve kuşu misali kafamızı toprağa gömüyoruz ki farkında olmayalım. Çünkü ne kadar çok farkında olursak o kadar endişeleneceğiz ve sorumluluk alacağız, internetle ve sosyal ağlarla bize yarattıkları konfor alanının dışına çıkmak zorunda kalacağız. En çok bundan vazgeçemiyoruz. Deccalı aramaya gerek yok, hepimizin cebinde.
Ben yine de insanlık adına umutluyum. Çünkü insanlığın her şeyini elinden aldılar.
Umutluyum, çünkü bizleri çok hırpaladılar. Umutluyum, çünkü birçoğumuzu kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar haline getirmeye çalışıyorlar ve büyük bir kısmımızın üzerinde de bayağı etkili oldular. Bir alıntıda şöyle diyor: “İnsanları kaybedecek bir şeyi olmayacak hale getirdiğinizde bedelini ağır ödersiniz.” Ömer Seyfettin’in “Diyet” öyküsünü bilirsiniz. Demirci ustası Koca Ali iftiraya uğrar ve çok büyük bir cezaya çarptırılır. Cezası kolunun kesilmesidir. Hacı Mehmet adında çok zengin biri hatırı sayılır bir para ödeyerek onu bu cezadan kurtarır. Karşılığında ondan kendisine hizmet etmesini ister. Koca Ali elinden geleni yapar; ama aldığı karşılık hep aşağılanma olur ve adeta bir köle haline gelmiştir. Her fırsatta diyeti ona hatırlatılır. Durumu kabullenemeyen Koca Ali, çarptırıldığı cezayı kendisi uygular ve kolunu kesip Hacı Mehmet’e fırlatır. Böylelikle diyetini öder ve özgürlüğünü geri kazanır.
Elimizden o kadar çok şeyi çekip aldılar ki korkacak bir şey bırakmadılar bize. Tüm insanlığı derin bir mutsuzluğa sürükleyerek herkesi “Bundan başka kaybedecek neyim var ki?” noktasına ulaştırdılar. Bunu bizlere yapanların elbette kendilerine akıl veren antropologları, sosyologları vardır? Onlara bir danışmak gerek, “Kaybedecek bir şeyim yok, ne olacaksa artık olsun,” noktasına gelmiş insanların direncini neyle kırabileceksiniz? Bırakın kollarını kesip önlerine atmayı, insanlar artık kendi kafasını kesecek hale geldi. Kitlelerin psikolojilerini bozarak onları kontrol altına almak için yapmadıkları kalmadı. Ama elbet bu kadar acıdan, kinden, zulümden sonra tüm bunlara sebep olanlar da nasibini alacak. Söyledikleri masallara inanmayıp uyanmak bile kanlı elleriyle yakamıza yapışanların geri adım atmasını sağlayacaktır. Yeter ki kurtuluşun silkelenip hep birlikte karşılarında dimdik durmak olduğunu bilelim. Uyananın diğerlerini uyandırması çok şeyi değiştirecektir. Çünkü maskeleri düşünce bu kadar rahat davranamayacaklar.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: