Çocuklara bir şeyler öğretmek çok kolaydır, işleri biz karmaşık hale getiriyoruz. Bazı şeyleri sistematik olarak duymaları bile yeterli olur. Ağzımızdan çıkan her sözle onlara dünyalar kurabilir, bazen de ellerine karanlıkları aydınlatacak meşaleler verebiliriz.
Kendimizde de öyle olmadı mı? Bizden öncekilerin içimize bıraktıklarıyla yolumuzu ışıklandırmadık mı? Şu an ne isek, içimize doğrudan işleyen birkaç kelamın sayesinde. Laf kalabalığı yapmadan, uygun anda, tam yerine denk gelmişken söylenenlerle bize aktarılan değerler birikerek bizi biz yapmadı mı? Çevremizde önem verdiğimiz insanların zihnimizdeki akisleri olan sözler sadece bizim hayatımıza sinmedi, belki de genlerimize kadar işledi. Bunu artık bilim de söylüyor: “Mottolar, yani bizi tetikleyen ifadeler, kısa ve etkili bir yolculuktur. Sık duyulan bu tür sözler önce bilinçaltında yer etmeye başlar. Uyandırdığı güçlü duygular; umut, cesaret, aidiyet zihnimizde bu sözlerle kalıcılığını artırır.
Üstelik bu kısa, net ve ritmik ifadeleri kolaylıkla hatırlayabiliriz. İnsan bunları kendi yaşam deneyimleri ve değerleriyle de ilişkilendirince kişisel anlam yükleme süreci başlar. Bu yüreklendirici, canlandırıcı, uyandırıcı, yenileyici ifadeleri içselleştirdikçe onlar düşünce ve davranışlarımıza olumlu bir yön vermeye başlar. Yani duygularımızı biçimlendirir, olumlu alışkanlıklar olarak içimize yerleşir ve sonra da bizi her ihtiyacımız olduğunda yeniden yapılandıran iç sesimiz haline gelirler.”
Yetişirken etrafında yapıcı mottolar (klavuz sözler) uçuşan bir çocuk hayata binlerce adım önde başlar. Her şey unutulur; ama o sözler bilinçlerine kalıcı olarak yerleşir. Bazı ailelerin daha dayanıklı bireyler yetiştirmesinin temelinde bu vardır. Çocuğumuzun vazgeçmez olmasını, birkaç denemede başarısız olduğunda yeniden deneyecek cesareti bulmasını mı istiyoruz? O halde bu sözlerden bazılarını bilinçli olarak onlara yüklemek zorundayız. Birazcık hatırlamamız yeterli, hepimiz aynı yollardan geçtik. Ben, bana ailemde söylenenlerden birkaçını zikredeyim, ama aramızda kalsın: “Yatıp öleceğine, kalkıp öl.”, “Kendi başına mı?”, “Azimle …an kayayı deler.”, “Yürüdükçe yolun açılır.”, “Vazgeçmeyen yolunu bulur.”, “Donuşmaya mı geldik dünyaya?”, “Rüzgâr olacağına kök ol.”, “Dağ sabırla aşılır.”, “Yağmasan da gürle.”, “Korkak tünek ararken cesur kanat açar.”, “Taşını dağa at, varsın ağaca takılsın. ”
Emir kipiyle söylendiğinden olsa gerek insan bunları yetişme çağında ilk duyduğunda bayağı bir sinir oluyor. Ama yıllar geçtikçe bakıyorsunuz ki zor zamanlarınızda zihninizin kıvrımlarından çıkıp size ayaktaş oluyorlar. Malum, çağımız zor zamanlarda yalnız bırakılma çağı, insanların azıcık (maddi manevi) dengesi bozulunca kimsecikler kalmıyor yanı başında. Issız bir gecede korkmamak için çaldığınız ıslık misali yalnızlığın acı girdabına düştüğünüzde bu tip sözleri fısıldayarak kendinizin en yakın dostu ve destekçisi olmayı öğreniyorsunuz. Herkesin vebalıymışsınız gibi sizden kaçtığı bir zamanda düştüğünüzde elinizden tutup sizi ayağa kaldırıyor içselleştirdiğiniz güç verici bu sözler. Ve zamanla kendi kılavuz sözlerinizi üretmeyi öğreniyorsunuz. En azından bildiklerinizin üzerinde düşünüyorsunuz. Yıllar önce bir markette kasiyer olarak çalışıyorum, bir yandan üniversite öğrencisiyim.
Daha doğrusu birkaç dersim var. Bunun dışında boş bulduğum her anımda da birkaç satır okumaya çabalıyorum. Akşamları eve gittiğimde sofraya bile oturamıyorum, ayak üstü birkaç lokmadan sonra doğruca çalışma masamın başına gidiyorum. Herkese aynı şeyi söylüyorum: “Bana iyi bakın, bu bölümü bitirdikten sonra edebiyat bölümünü kazanıp edebiyatçı olacağım.” Gülüşmeler, alaycı bakışlar. Çok önemsemiyorum. Kimsenin beni anlamasını beklemiyorum, hatta sızlanmayı kendime yasaklıyorum. Yorgun argın eve geldiğim her akşam tekrar ettiğim bir kılavuz sözle çalışma masamın yolunu tutuyorum. Kasiyer olarak çalıştığım markette boş zamanlarımda kitap okuduğumu gören, bana kitaplar hediye eden emekli öğretmen Orhan Amca’dan sohbetimiz esnasında kulağıma çalınan sözü yöntem olarak kullanıyorum.
“Bedenle zihin ayrı ayrı istirahat eder.” Eve gidip çalışma masamın başına oturunca “Şu anda bedenim dinleniyor ve zihnim çalışıyor.” diye güç buluyorum bu sözden, çalıştığım markete gittiğimde de dayanabilmek için: “Şu anda zihnim dinleniyor ve bedenim çalışıyor.” diyorum kendime. O günleri yad edince şunu anlıyorum; “Mottolar (klavuz sözler) hayatın can damarlarıdır.” Biz öğrendik, bizden sonrakilere de aktarmak boynumuzun borcu. Yeni yetişen neslin bizden daha çok ihtiyacı var böyle cesaretlendirici ifadelere; çünkü bizler sosyal hayatın tam ortasında yaşadık, onlar kadar topluma uzak kalmadık. Zorluklarla başa çıkan bireyler olmalarını istiyorsak bu zorlukları hafifletecek birkaç kelam borçluyuz onlara.
Söyleyelim ki tazecik yerlerinden kırılmasınlar. Problem çözerken her zaman yanlarında olamayız; ama söylediklerimizi içselleştirdiklerinde elimizi sırtlarına koymuş oluruz. İçsel destek için iyi bir yöntem. Geleceğe dair umutlarını canlı tutmak zorundayız. Kültürel değerlerimizi içselleştirebilmeleri için böyle cesaret verici öğütlere ihtiyaçları var. Azgınca içlerini kemiren “Ben kimim?” sorusuna yanıt bulabilmeleri için böyle sözler duymaları gerekiyor. Sosyal medyanın değiştirdiği dünyada onları iyice yalnız bırakmak istemiyorsak en önemli mirasımız zihinlerinde çınlayan böyle sözler olmalı. Birlik duygusunun, pozitif iletişimin, özgüvenin, stresle başa çıkmanın, olumsuz düşüncelerini dengeleyebilmelerinin en kestirme yolu dillerine pelesenk edecekleri, güç alacakları bu kısa ve özlü sözlerdir. Herkesin aile kültüründen ve çevresinden getirdiği güzel sözler mutlaka vardır. Bunları çocuklarımızdan esirgemeyelim.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: