Doğada hiçbir şey yok olmaz, birbirine dönüşür. Ağaçlar yapraklarını döker, torağa ulaşan yaprak yavaş yavaş çürür, kendisi de bir süre sonra tüm bitkileri besleyen toprağa dönüşür. Yani yok olmamıştır, sadece biçim değiştirmiştir. Bir cisim yanarken karbondioksit, karbonmonoksit gibi gazlar açığa çıkarken; ısı, ışık ve enerji de açığa çıkar. Külleri de unutmamak gerekir. Ninelerimiz çamaşırlarını, saçlarını o küllerle yıkardı. İyi ki de doğa bizim kadar savurgan değil. En acımasız tabiat olayının bile bir karşılığı vardır doğanın çıkarı için. Her şey en ince ayrıntısına kadar tartılı ve ölçülüdür. Doğanın dönüşüm tiyatrosu çok eğlencelidir; hiçbir madde sahneyi terk etmez, sadece rolünü değiştirir. Biz insanoğlu da onun bir parçası olduğumuz için aynı özellik bizde de vardır, özellikle oluşturduğumuz toplumsal güç ve sinerji bakımından. İlk sosyologlar bizim toplumsal yönümüzün tabiat olaylarına bu benzerliğini keşfetmiş olacaklar ki sosyolojiye “sosyal fizik” adını vermişlerdir. Fizik, doğayı keşfedip yorumlayarak onun yasalarını anlayabiliyorsa sosyoloji (yani sosyal fizik) toplumdaki yasaları ve güçleri ortaya çıkarır ve bunları anlamaya çalışır. İlk sosyologlar da bu benzerlikten yola çıkmış haklı olarak.
Belki de bizler bu açıdan hayata bakabilseydik toplum olarak sahip olduğumuz gücün her zaman bizim elimizde olabileceğini görüp zihnimizin karanlıklarında kaybolup gitmezdik. Bilim her zaman bunu destekler, sadece manipüle edildiğimiz için kendimizi güçsüz hissederiz. Sahip olunanların hiçbir zaman kaybolmayacağına ait bilimden başka bir örnek vermek gerekirse: Bir kimya kanunu vardır; Lavoisier’in Kütlenin Korunumu Kanunu…Modern kimyanın kurucularından biri olan Antonie Lavoiser (1743-1794) tarafından ortaya atılmıştır. Lavoisier’in kanunu “Bir kimyasal tepkimede, tepkimeye giren maddelerin toplam kütlesiyle çıkan maddelerin toplam kütlesi birbirine eşittir.” der. Yani hiçbir atom yoktan var olmaz veya yok olmaz; yalnızca bağlarını değiştirir. Sosyoloji de toplum için aynı şeyi tespit etmiştir. Bir toplumsal olay meydana geldiğinde, bir fikir ortaya atıldığında o asla kaybolmaz, yok edilemez. Sadece başka bir şekilde ortaya çıkar veya sanata dönüşür. Unun, suyun, mayanın ekmeğe dönüşmesi gibi…Yaprağın çürüyüp toprağa karışması ve yeni bitkilere besin olması gibi…Yıkılan sistemlerin yerini başka sistemlere bırakması gibi…Bastırılan ihtiyaçların başka biçimlerde ses bulması gibi…Nesiller değişse de kültürel değerlerin biçim değiştirerek korunması gibi… Bizlerin kısıtlı ömürleri bunu gözlemleye yetmez belki; ama aklı başında, doğru okuma ve araştırmalarla tarihin seyrinde yüzlerce örnek tespit edebiliriz. Toplumsal yapılarda mevcut olan ortak bir güç vardır ve bu güç her şeyin üzerindedir. Belli güçlerin insanlığı kontrol altına almaya çalışması işte bu güç yüzünden başarısızlığa uğrar. Bir toplum uçurumun kıyısına geldiğinde bu güç otomatik bir refleks halini alır. Toplumdaki birbiriyle kanlı bıçaklı olan gruplar bile eninde sonunda ortak bir amaç etrafında birleşerek dayanışma kapılarını aralarlar. Toplumsal çürümeyle ortaya çıkmış çıkar birlikleri bir bir dağılmaya başlar. Ortak bir yöne doğru bakabilmenin güveniyle farklı kaynaklar bir araya gelir. Farklı kaynakların bir araya gelmesi gibi farklı fikirler de bir araya gelebildiğinden normal zamanlarda ortaya çıkması bile düşünülemeyen fikirler yaratılır. Yine normal zamanlarda her kafadan bir ses çıkarken insanlar arasında çöküşü durdurmak için birdenbire düzenli bir organizasyon ve koordinasyon sağlanabilir. Neticede bu ortak çaba sayesinde toplumdaki güven tesis edildiğinden uzun vadeli toplumsal hedefler devreye girer. İnsan ve bilgi gücünün birleşmesi, ekip ruhu, disiplin, çevre hareketleri, imece kültürü derken çökmek üzere olan toplumlar bile ayağa kalkar.
Her zaman böyle olmuştur, toplumların sahip olduğu güzellikler ve insani özellikler asla yok olmaz. Sadece bir süre bastırılabilir; ama bir yerlerden taşar. Maddenin insan tarafından yoktan var edilemediği, varken yok edilemediği, sadece biçim değiştirdiği gibi içimizdeki manevi güçler de toplumsal bazda biçim değiştirerek ortaya çıkar. Sevgi, adalet, merhamet, özgürlük gibi değerler yok olmaz. Bastırılan veya unutturulmaya çalışılan değerler kendilerine yeni ifade yolları bularak ortaya çıkar. Doğanın maddeyi dönüştürmesi gibi insan ruhu da maneviyatı dönüştürür ve buna kimse mani olamaz. Çünkü bizler “eşref-i mahlukat”ız. Bir noktadan sonra çektiğimiz acıdan çok bu acının anlamlı hale gelmesini umursarız. Kaybettiklerimiz içimizde başka bir değere dönüşür. Yeter ki doğruyu yaptığımızı bilelim. Yine belli bir noktadan sonra dönüşüm bizi köklerimize götürür. Kültürel değerlerimiz bambaşka biçimde içimizde yeşermeye başlar. Toplumsal hafıza, geçmişle bağ kurarak kimlik ve aidiyet duygusunu korur. Faruk Karaarslan “Toplumsal hafıza, dönüşümün pusulasıdır: geçmişi hatırlatarak geleceğe yön verir.” der. Onun bu görüşünü yaptığı incelemede destekleyen Mustafa Derviş Dereli de “İnsanın kendisini tanıması, kendisine bir yer-yön tayin etmesi, yaşadığı dünyayı anlamlandırması ve varoluşsal sorularına cevaplar bulmasında hafıza, vazgeçilmez bir dayanak noktasıdır. Hafızamız kadar var olur, hafıza(sızlığı)mızla yok oluruz.” der. Yani önemli olan kim olduğunu unutmamaktır. Varsın birileri bizleri istediği şeye dönüştürdüğü yalanıyla kendini oyalasın. Bizlere kim olduğumuzu unutturamazlar ve biz unutmadıkça da neye dönüştüğümüzü yine biz belirleriz.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: