X, Y, Z kuşağı diye bizi jenerasyon jenerasyon tasnif ediyorlar. Bize bir mesaj mı veriyorlar nedir? Bildiğimiz insanlığın sonu geldi, sizin hangi özelliklere sahip olduğunuzu biz belirleyeceğiz, diye. Hani “Cesur Yeni Dünya” romanında insanlar doğal yollarla değil “İnsan Fabrikaları” (Hatchery and Conditioning Centres) denilen tesislerde üretiliyor ve bu sistemde nesiller sınıflara ayrılmış isimlerle tanımlanıyorlar ya: Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon. Şu anda aynı şekilde Z Kuşağından sonra gelen nesilleri de alfabenin harfleri bittikten sonra başa dönüp Alfa diye adlandırmaya başladılar. Ömrümüz vefa edip daha sonrasını görebilirsek 2025 yılından sonra doğanlara Beta diyeceklermiş.
Bilim insanları müjdeyi vermişler; sıralama şöyle: Alfa kuşağı 2010-2025, Beta kuşağı 2025-2040 civarı, Gama kuşağı 2040 sonrası, Delta kuşağı gamadan sonra gelecek nesil. İlk okuduğumda ben de şaşırmıştım, defalarca kontrol ettim, aynen böyle. Sizler de araştırırsanız nesilleri (özellikle gelecek nesilleri) tasnif ettikleri adlandırmayla, romandaki adlandırmanın birebir aynı olduğunu görürsünüz. Bilinen insanlığın sonunu getirmeye, aptal bir insanlık yaratmaya ant içmişler. Bunu “Cesur Yeni Dünya” romanındaki fabrika ürünü jenerasyonların alt gruplara indikçe vasfını kaybeden özelliklerine dikkatlice bakarsak görebiliriz: Alfa, en zeki güçlü bireyler; Beta, alfalardan biraz daha az zeki ama yetenekli bireyler. Gama Orta zekâ düzeyi; Delta daha düşük zekâ ve kapasite, Epsilon en düşük zekâ düzeyi, bilinçli olarak geri bırakılmış…Yavaş yavaş aptallaşarak insanlığını kaybeden bir nesle doğru evrilme teması bize bir şeyler söylüyor mu?
İster görelim ister görmeyelim ister kabul edelim ister etmeyelim en azından ortada isim benzerliği gibi bir durum var. Bu konuda insanlığın zihnine ilk kılçığı atan ve “X” kavramını yerleştiren Douglas Coupland. Kendisi yazar, romanları var. Generation X, X Kuşağı kavramını popülerleştirdiği romanı, Microserfs Teknoloji ve yazılım kültürünü anlattığı romanı, JPod Dijital çağın iş yaşamını detaylandırdığı romanı. Ayrıca kendisi yalnızca bir romancı değil; kültürel kavramları şekillendiren, görsel sanat ve tasarımda da üretim yapan bir sanatçı. “X kuşağı” kavramını popülerleştirerek, sosyolojide de yeni bir yaklaşım ortaya atmış. “Edebiyat dünyayı yeniden kurar,” dedikleri bu olsa gerek. Belki de tam tersi oluyordur, bunu biz hiçbir zaman bilemeyeceğiz; çünkü kimse kabahatini açık açık söylemez. Biz günlük hay huyun içinde bu kadar gırtlak gırtlağa geldiğimiz sürece de gerçekleri açık bir şekilde hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Ama ortada yadsıyamayacağımız bir gerçek var. Dikkati son derece dağınık, sanal ağlara ve onun bilgi akışına hapsolmuş, okumayan ve okusa da okuduğunu anlayamayan, sosyal medyanın cicili bicili araçları olmadan kendini ifade edemeyen, burnunun ucunu bile göremeyen bir nesle doğru evriliyoruz. Nesillerimiz gittikçe yapay zekanın ellerine terk ediliyor, onları anne babaları değil bizzat sanal alem yetiştiriyor. Küreselleşme adı altında çocuklarımızı yavaş yavaş ele geçiriyor olabilirler mi? Bu işe hangi yolla başladılar peki?
Sadece bizde değil dünyanın birçok yerinde insanlığa ilk kancayı test tekniği ile attılar. Eğitimde dijitalleşmenin ilk adımı bu, yani çoktan seçmeli test tekniği oldu. Bir ölçme ve öğrenme aracı olarak zihinlerimize sokuldu. Bir eğitimci olarak bundan daha saçma bir yöntem bilmiyorum. İnsan zihninin derin öğrenme kapasitesini daraltıyor. Balık hafızalı bir nesil yetiştirmenin en güzel yolu bu yöntemin öğrenme aracı olarak da kullanılması. Neden mi? Öğrenciler bilgiyi derinlemesine anlamak yerine, doğru şıkkı bulmaya odaklandıklarından, bilgiyi ezbere öğrenmiş oluyorlar.
Kavramsal düşünce, eleştirel sorgulama geri plana itilmiş oluyor. Doğru cevabı zihninde üretmek yerine önüne konulan seçenekler içinden doğru cevabı seçen öğrencinin kavrama kapasitesi kan kaybediyor. En fazla beş seçenek içinden tek doğruya odaklandırdığı için hayatın çok boyutlu problemlerini çözmek bir yana bu problemleri göremiyorlar bile. Bu yöntemle öğrenmeye alışmış birinin alternatif düşünme yolları tıkanmış oluyor. Belli bir seçenekten sonra hayatın iplerini bırakıyor. Sürekli test çözmek, öğrencilerin zihnini “hızlı karar verme” moduna soktuğundan uzun süreli odaklanamıyor ve yavaş yavaş dikkat sürelerini daha da kaybediyorlar. Bir insana devamlı kısa süreli hafızayla iş gördürürseniz sonuç ne olur? Uzun süreli hafızaları ve bilgiyi farklı bağlamda kullanma becerileri zayıflar. Test tekniğinin başka bir zararı ise öğrencileri “hazır seçenekler” arasından seçim yapmaya alıştırması. Gerçek yaşamda böyle bir şey mümkün değil, hayat bize paket çözümler sunmuyor, daha kompleks yetilere sahip olmak zorundayız. Duruma ve soruna göre bireysel yaratıcılığımızı ortaya koymamız gerekiyor. Bu ise yeryüzündeki tüm canlılardan bizi ayıran en temel özelliğimiz, “Eşrefi Mahlukat” olmanın bir gereği.
En değerli varlıklarımız çocuklarımız, onların insan olarak kalabilmelerini istiyorsak insanca öğrenme modellerini devreye sokmalıyız. Düşünmeyi, tasarlamayı, bir şeyler üretmeyi müfredatımızın biricik yöntemleri haline getirmeliyiz. Bir köşede ellerini ovuşturarak bizleri tasnif etmeye ve aptallaştırmaya hevesli birilerinin olduğunu göz ardı etmeden…
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: