Dünyada işler sarpa sardı; herkes önce liderleri, peşinden aydınları, sora devletleri, en sonunda da birbirini suçluyor. Bu döngü işe yaramayınca başa sarıyoruz, yine de bir sonuca ulaşamıyoruz. Hepimiz dünyanın uçurumun kıyısında olduğunu görüyoruz; ama hiçbirimiz gerçekten neler olup bittiğinin üzerinde kafa yormaya istekli değiliz. Dünyadaki savaş bolluğundan ve şiddetten her yer toz duman; kendi kaldırmadığımız tozu solumak istemiyoruz veya her şeyi iyilikle halletmekten yana olduğumuz için çekimseriz.
Ama en çok kötülüklerin karşısında azınlıkta olduğumuzu ve bu kadar az sayıda insanın hiçbir şey değiştiremeyeceğini sandığımızdan atalet içindeyiz. “Bunca gücün karşısında bir avuç insan ne yapabilir ki?” diye düşünüyor olmalıyız. (Bizim gibi düşünenlerin hepsiyle temas halinde olmadığımız için gerçekte bu orantısal hesabın da ne kadar doğru olduğunu bilmiyoruz.) Kafayı sayısal çoğunluğa takmış durumda olduğumuzdan elimizi kolumuzu kendimiz bağlıyoruz. Bu nicelikperverlik zihnimizi öylesine işgal etmiş ki en önemli altın kurallardan birini görmezden gelebiliyoruz: Dünyayı “bir avuç insan” şekillendirir. Her zaman küçük bir azınlık çoğunluğu peşinden sürükler. Buna azınlık etkisi denir.
Azınlık etkisi küçük bir gurubun, daha büyük bir sosyal grubun üzerinde yarattığı değişimi tanımlayan bir kavram. Çoğunluk, genelde insanların üzerinde baskı kurarak, onları zorla bir yerlere sürükleyerek etkili olur. Ama azınlık fikirlerinin doğruluğundan emin bir tavırla çoğunluğun düşüncelerini zaman içinde değiştirir. Daha etkilidir ve dünyada işimize yarayan ne varsa (bazen tam tersi, yani dünyayı cehenneme çeviren şeyler) azınlıkta olup kararlı olanlar tarafından yapılandırılmıştır. Nasıl başarılı olduklarına ve sürecin nasıl ilerlediğine gelince: Azınlık görüşlerini sürekli aynı şekilde (sistematik biçimde) dile getire getire çoğunluğun dikkatini çeker. Çoğunluk bu ısrarcı ve tekrar eden düşünceler sayesinde kendi bakış açısını sorgulamaya başlar. Kendinden emin ve yavaş ilerler azınlıkta olanlar.
Bu da başta karşılaşılan engellerin ve direnmelerin yavaş yavaş kırılmalarını sağladığı için değişim kalıcı olur. Tarihteki önemli sıçramalar, neredeyse tüm bilimsel gelişmeler, farklı toplumsal hareketler bu yöntemin meyveleridir. Kopernik ve Galileo’yu ele alalım. Onların döneminde yaşasaydık “güneş merkezli evren,” e değil “dünya merkezli evren” e inanıyor olacaktık. “güneş merkezli evren” başlangıçta azınlığın fikriydi. Pasteur, hastalıkların mikroorganizmalarla ilişkili olduğunu savunduğunda çoğunluk inanmadı. Tutarlı deneylerle bu görüş kabul gördü ve modern tıbbın temelini oluşturdu. Demokrasi tarihinden de ilginç örnekler verebiliriz: Mesela 19. Yüzyılda kadınların oy kullanma hareketi, 1950 ve 1969’larda ABD’de Afro Amerikan halkın eşit hak talebi… Bu örnekleri milyonlarca çoğalta biliriz. Zira yeni bir fikir ortaya atılınca çoğunluğun verdiği en önemli tepki bu fikri yadsımak ve reddetmek oluyor. Ama zamanla herkes bu fikre alışıyor ve onu kabul ediyor.
Buna bizden en iyi örnek Kurtuluş Mücadelemiz. Kötü gidişat ve işgaller yüzünden Aziz Milletimiz umutsuzken Büyük Önderimiz Mustafa Kemal ve onun çevresinde kenetlenmiş küçük bir kadro “tam bağımsızlık” fikriyle ortaya çıktı. Bu fikri ısrarla savundular. Bu o dönemler çoğunluğun doğal gördüğü teslimiyetçi düşünceye karşı bir azınlık görüşüydü. Sürekli aynı şeyi vurguladı Mustafa Kemal Atatürk: “Ya istiklal ya ölüm.” Bu azınlık etkisinin temel şartıdır. O ve onun çevresindekiler de doğal olarak bunu benimseyip dillendirince çoğunluğun vicdanına seslenebildiler. Erzurum ve Sivas Kongrelerinde bu azınlık görüşünü bir harekete çevirdiler ve çoğunluğun üzerindeki etkileri daha da arttı. Azınlık etkisinin en önemli özelliklerinden biri yüzeysel uyum değil kalıcı dönüşüm yaratmasıdır. Onun önderliğinde sadece siyasi bağımsızlık değil kültürel ve toplumsal dönüşüm de gerçekleşti. Başlangıçta azınlığın fikri olan “tam bağımsızlık” fikri kısa süre içinde ulusal bir çoğunluk fikrine dönüştü. Başarılı olamayacağı düşünülen küçük bir grubun tutarlı, ahlaki ve ileri görüşlü mücadelesi koca bir ulusun zihniyetini dönüştürdü.
Ne yazık ki ulusları bile düştükleri girdaptan çıkarabilecek bu büyük güç zaman zaman kötü amaçlara hizmet edebiliyor, yıkıcı ve zararlı bir fikir çoğunluğa hatta tüm dünyaya benimsetilebiliyor. Yeter ki tutarlı ve kararlı bir grup azınlık işi eline alsın. Düşüncelerini hem zamana hem de satha yayıyorlar. Mesela evrensellik diye bize kabul ettirdiler, işi küreselcilik oyununa çevirdiler. Aklımızın almadığı birçok esareti zenginlik diye kabul etmeye başladık. Sanal ağlar, dijital para, akıllı şehirler, her alanda yapay zekanın kullanılması, iklim krizleri…Bize dayatıp kendileri çekildikleri anlaşmalarla (Paris İklim Krizi Anlaşması) kendi yarattıkları kirliliğin bizim suçumuz olduğunu bize kabul ettirdiler. Saymadıklarımızın içinde yer alan, dehşete düşmemiz gerekirken hepimizin tepemizdeki varlığını bile unuttuğu, normalleşen bir durum: Elon Musk tarafından dünyanın yörüngesine fırlatılan 11.080 uydu ve bunların 8.309’unun aktif olarak çalışması…Hiçbirimiz bu uyduların ne işe yaradığını bilmediğimiz halde hepimiz onları bayağı bir benimsedik. Azınlık etkisiyle çıktığı yolda böyle büyük bir başarı elde etti.
Bu etki çok büyük bir güç, onu var oluşumuz veya yok oluşumuz için de kullanmak mümkün. Sadece kötüler değil hepimiz bu güce sahibiz. Kendimize sormamız gereken soru şu: “Böyle bir güce sahipken onunla ne yapıyoruz?” Üzerinde teferruatlı olarak düşünmemiz gereken bir konu.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: