“Ben uyduruk şeyleri sevmiyorum hocam,” dedi çocuk. Kitap okumanın (özellikle de kurmaca) ne kadar önemli ve ciddi bir iş olduğunu bilen annesi tarafından bana getirilen lise üçüncü sınıf öğrencisi, badem gözlü, kıvırcık saçlı, sevimli mi sevimli bu çocuk kitaplardaki kurmacayla hayattaki yalanları bir tutuyordu. Tüm hayal gücüyle yazılmışları toptan reddeden böyle bir düşünceye nasıl saplandığını anlayabilmek için “Niçin sevmiyorsun?” diye sordum. “Gereksiz de ondan,” demez mi? Sustum ve sadede gelsin diye biraz boşluk bıraktım zamanda. İşe yaradı. “Bana ne faydası olacak? Klasikler diye elime tutuşturuyorlar ikide bir. Birileri uydurmuş uydurmuş yazmış. Ben de uydururum. O zaman beni de okusun insanlar. Ne alakası var?” diye sayıp döktü.
Son söylediğini duyunca biraz gerilmedim desem yalan olur. Gençlerin “alaaaakaaası” diye uzatmaları yok mu? İnsanın içindeki yayları yerinden oynatıyor. Bu sözü duyduğumda arkamı dönüp kaçasım geliyor. Tabii ki öyle yapmadım, daha doğrusu yapamadım. Çünkü ailesi onu kurmaca eserlerin önemini kavrasın, okuma alışkanlığı edinsin diye bana emanet etmiş, üzerinde çalışmam lazım. Roman isimleri sıralıyorum, gözlerinde anlamsız ve alaycı bir bakışla karşılaşıyorum. Hepsinin gereksizliğine o kadar emin ki. En sonunda eline zevkle okuyabileceği, kolayca anlayabileceği üç tane kitap tutuşturdum. Aradan bir hafta geçmeden iki kitabı bana geri verdi. Bir tanesini okumayı deneyecekmiş; ama söz veremezmiş. Üç haftadan fazla oldu hala ses seda yok.
Çocuklarımızın çoğu onun vaziyetinde. Bir satır kurmaca kitap okutamazsın; ama sosyal medyada hiç sıkılmadan saatlerce takılabilirler. Hiç değilse sosyalleşmek için kendi aralarında sokak oyunları oynasalar. Sek sek, yağ satarım bal satarım, körebe, birdirbir, saklambaç, çelik çomak, yakan top, uzun eşek, mendil kapmaca, beş taş, topaç çevirme…Sosyal faydasını geçtim biraz hareket olur. Ama yok, illa o ekranlar kaydırılacak. Ne bu oyunlar ne de kurmaca metinler çocuklarımıza artık cazip gelmiyor. Keşke kurmaca metinleri okurken kendi dünyalarında serüvenden serüvene sürüklenselerdi. Onlara bu lüksü çok görürken, kendi ipimizi çekiyoruz.
Popüler bilim söylencelerinden biri olan “Homo sapiens ve Neandarthaller arasındaki mücadele” ye uzun zamandır hepimiz az çok aşinayız. İki insan türünden Homo sapienslerin varlığını koruyup Neanderthallerin tarih sahnesinden çekilmesiyle ilgili bir sürü teori ortaya atıldı; ama iki tanesinin doğruluğu konusunda bilim insanları ısrarcı. İlk iddia kaynağını arkeolojik bir buluntuya dayandırıyor. Homo sapienslere ait olduğu düşünülen flütler bulunuyor. Müziğin ve sosyalleşmenin bu flütler sayesinde sosyal bağları kuvvetlendirdiğini belirten bilim insanları, bu kültürel üstünlüğün aynı zamanda dayanışmalarının da bir parçası olduğundan bu insan türünün (Homo sapienslerin) diğer insan türüne (Neandarthallere)üstün gelebildiği konusunda ısrarcılar. Homo sapiensin diğer insan türlerine oranla varlığını sürdürmesiyle ilgili ikinci teori daha çarpıcı. Bu insanlar birbirlerine kurmaca hikayeler anlatıyor. (Şu bizim kıvırcık saçlı çocuğumuzun saçma bulduğu türden.) Ve bu onların süper gücü haline geliyor? Bu süper güç ne mi? Var olmayan şeyleri hayal etme ve her türden hayali hikayeler anlatma becerisi. Bunu şimdiki anlamda yapamasalar bile bilim insanlarının iddiası bu insan türünün mitler yaratması ve yarattıkları bu mitlere inanmaları. Bunu nasıl yaptıkları bilinmiyor. “Belki beynin bağımsız çalışan iki tarafı bağlanmaya başlamıştır belki de DNA’daki şeylerin değişmesi buna neden olmuştur.” diye kararsız bir tutum sergilese de bilimin net olarak tespit ettiği bir şey var: “Hikayeler ne kadar saçma olursa olsun, bu hikayeler Homo sapiensleri iş birliği yapmaya götürmüştür. Bu hikayeler sayesinde aralarında, Neanderthallerden daha fazla iş birliği kurabilmişlerdir.” Yani şu anki insanlık varlığını birbirine anlattığı, hayal ürünü hikayelere borçlu. Öyküler insanları birleştiriyor ve onları birbirine bağlı bir topluluk haline getiriyor. Bazı fikirlerin ardından büyük kitlelerin sürüklenmesinin nedeni de meğerse buymuş, insanoğlunun hikâye duyma ve ona dört elle sarılma ihtiyacı.
Yakın zamana kadar bizlere insanlığın var olmasının nedeninin (bilimsel) merak olduğu ve bunun insanın doğuştan getirdiği “bilme isteğine” dayandığı söylenmişti. Hatta bizlere “ İnsan, açıklanamayan bir olguya rastladığında onu anlamlandırma ihtiyacı hisseder. Merak, bu boşluğu doldurma çabasıdır. Yeni bilgi edinmek, beynin ödül mekanizmasını harekete geçirir. Bu yüzden merak, öğrenmeyi zevkli hâle getirir. Tarihsel olarak merak, çevreyi tanımak ve tehlikeleri önceden fark etmek için gerekliydi. Bu yüzden merak bireysel olduğu kadar kolektif bir güçtür.” diye belletmişlerdi. Merakın önemini yadsımamalıyız elbette; ama son çalışmalarda bildiğimiz insanlığın varlığını birbirine hikayeler anlatmasına borçlu olduğunun iddia edilmesi hepimizi şok etti. Hayal etmek, hayal ettiklerini paylaşmak…Matbaanın bulunması ve kullanılmasıyla birlikte sadece bilgi değil hikayeler de paylaşıldığından insanoğlunun ilerlemesi ivme kazanmış olabilir mi?
İnsanoğlu böyle bir ihtiyaca sahipse gözden kaçırmamamız gereken bazı noktalar var. Acaba bizim bilmediğimiz köşelerde çocuklarımıza ne hikayeler anlatıyorlar ve onları nelere inandırıyorlar? Sosyal ağlar çocuklarımızın hikâye duyup ona dört elle sarılma ihtiyacını neyle ve hangi amaçlar için dolduruyor? Onların hayal gücünü ele geçirmeye çalışanlara karşı uyanık olmalıyız.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: