Birbirimizi en çok “Düşünmüyoruz, sorgulamıyoruz,” diye suçluyoruz ya, herkes bir parça haklı. Tüm dikkatimizi daha önce duymayı aklımızdan bile geçiremeyeceğimiz gündemlerle çalıyorlar ve biz dinginliğimizi kaybediyoruz. Dingin olmayan bir zihin nasıl düşünsün, hayatı nasıl yorumlasın? Bir toplumun geleceğe kalabilmek için sahip olması gerekenler listelense cesaretten, birlik ruhundan da önce “dinginlik” gelir.
Dinginlik ön koşuldur; dingin olmayan bir zihin hiçbir şey yapamaz. Bize yabancı gibi görünür, bizim kültürümüzde “dingin” yerine doğrudan “huzur” kavramı kullanılır; çünkü dinginlik bir içsel huzur, bir denge halidir. Biz ulus olarak bu denge halinden çıkmaya başladık. En büyük darbeyi kültürel gelişimimiz alacak, bu da çöküş demek. Tarihin seyrine bakın, ulusların başına ne gelirse gelsin dinginliğini kaybetmemiş bir toplum eninde sonunda toparlanmıştır; ama onu kaybetmiş bir toplumda bir şeyleri yeniden ateşlemek, kaybedilenleri yerine koymak mümkün olamamıştır. İlk kan kaybı gerçek aydınların susmasıdır. Bizler bu noktada kilitlendik, ortada bir sürü konuşan ve fikir beyan eden var; ama görüyoruz ki çoğu sorun çözmeye yönelik değil. Kendi seslerini çok seviyor olmalılar, her platformda yer alıp aklınıza gelebilecek her konuda konuşmayı görev edinmişler. Anlıyoruz ki gerçek aydınlar köşelerine çekilmiş.
Herkes o kadar huzursuz, o derece coşmuş ki çıkıp fikir beyan edemiyorlar. Korktukları için değil daha çok huzursuzluk yaratmaktan çekindiklerinden belki. Onlar sustukça da meydan boş boş konuşanlara kalıyor. Bir tek kitle mutlu, onlar da bizleri yankı odalarımıza tıkmak isteyenler. İşte gündemi de bu noktada zıvanadan çıkarıyorlar. Her dakika kulaklarımız şişirilmiş söylemlerle dolarken alttan alta olanlar oluyor. Dinginliğimizi kaybettiğimiz için bizim göremediğimiz nokta şu: “İdeolojiler, dingin bir düşünce zemini olmadan toplumsal bir fayda sağlamaz.”
Yıllar önce yayımlanmış Metis Yayınlarının çok güzel bir bilim kurgu serisi vardı. “İki Dünya Arasında” toplumlara verdiği mesaj bakımından en ilginç olanlarından biri. Bir toplumun dinginliğini ve sağduyusunu kaybettiğinde başına neler gelebileceğine ait çok güzel bir örnek. Romanın içeriğini bir iki cümleyle özetlemek istiyorum: Mars ve Dünya birlikleri savaş halindedir. Ama ortalığı birbirine katanın iki toplumun dışında başka bir gezegen sakinleri olduğu anlaşılır. İki toplum, üçüncü bir toplum tarafından gizlice kışkırtılarak yıllar yılı savaş halinde tutulur. “Böyle bir şey nasıl yapılır?” sorusunu kitabı okuyarak görebilirsiniz, size bir yerlerden tanıdık gelebilir.
Ulus olarak dinginliğimizi hiç kaybetmediğimiz oranda kaybettik. Herkes stresten ateş topu haline gelmiş. Denge halimiz bozulduğundan öfke ve kaygı almış başını gidiyor. Şiddet eğilimi arttı, ortak yaşam alanlarında birbirimize güvenimiz kalmadı. Birbirimize karşı anlayışlı ve sabırlı olamıyoruz. Zihinsel berraklığımız azaldığı için sorun çözme becerilerimiz de azaldı. Verimli ve istekli çalışamıyoruz. Psikolojik dayanıklılığımız kalmadı, çoğumuza şöyle bir üfleseler yere yıkılacak gibiyiz. Sosyal bağlarımız zayıflamaya başladığından kriz anlarında birbirimize destek olacağımıza köstek olmaya başladık. Maddi ve manevi dayanışma yerini çatışmaya, birbirimizin gözünü oymaya bıraktı.
İlk anda topluca ve köklü bir çözüm bekliyoruz ya; kötü haber böyle bir şey mümkün değil. Tüm bunlara bir dur demek istiyorsak değişikliğe önce bireysel olarak kendimizden başlamak zorundayız. Atacağımız ilk adım huzurlu bir insan olabilmeyi becermek. Böyle bir ortamda zor; ama buna mecburuz. Kendimizi sakinleştirip dinginleşmek zorundayız. En azından daha sağlıklı biri olabilmek için. İçsel huzuru en çok destekleyen en önemli şey sanat ve kültürdür, işe bu noktadan başlayabiliriz. Toplumlar zor zamanlarını sanat ve kültürel faaliyetlerle aşmış, sorunlarına bu şekilde çözüm bulmuşlardır. Hatta şunu iddia etmek de pek mümkün, biten bir çağ başka bir çağa kapıyı sanatla açmıştır. Sanat ve kültüre hayatımızdan el çektirdiler. Gündemin içeriğine bir bakmanız yeterli. Bizden öncekiler şu an bizim yaşadığımız dönemdeki gibi tatsız gündemlerle birbirinin saçını başını yolsalardı halimiz nice olurdu? Her şeyi değiştiremeyiz; ama bir şeyi değiştirebiliriz: Birilerinin girdabından sanatın ve kültürün yardımıyla çıkmayı seçebiliriz.
Saçma sapan televizyon programlarını, sanal ağlarda birbirini yok etmeye yönelik içerikleri izlemek yerine müzikle, edebiyatla veya ilgimizi çeken herhangi bir şeyle tekrar bağ kurabiliriz. Bu hepimize iyi gelecek. Sessizlik en büyük ruhsal konfor alanıdır, sanatın dingin sığınağında gereksiz gürültü ve karmaşadan bir müddet uzak durup ruhumuza huzur bulacağı bir alan açabiliriz. Sadeleşmeliyiz, özellikle de zihinsel olarak. Öncelikle zihnimizi karmaşadan arındırmalıyız. Çevreden gelen uyarıcılara zaman zaman kendimizi kapatabiliriz. Bunun için de mümkün mertebe bizim dikkatimizin kaybolmasıyla ekmeğine yağ süren ekranlardan ve sanal ağdan uzak durmalıyız. İçler acısı bu halimizi sanatın ve güzelliklerin lehine değiştirmek artık bir zorunluluk halini aldı. Tüm bu tantananın yerine okumayı ve bir parça da yazmayı koyarak bizleri bu hale getirenlerin kadrajından çıkıp ilk adımı atabiliriz.
Alphonse de Lamartine “Bir dakikalık bir okumanın silemeyeceği sıkıntı yoktur,” demiş. Zihinsel huzurumuz, odaklanma becerimiz, derin düşünme yeteneğimiz okumaya emanet. Kararında bir dinginliğe ulaşmanın en kestirme yolu da bu. Ve böyle bir ruhsal güçle aşamayacağımız sorun yok, hep öyle olmadı mı?
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: