Bir tartışma programı, meşhur gazeteci “Eskiden komplo teorisi olduğunu düşünürdüm,” diyerek yanılgılarının altını fazla çizmeden gündeme dair birkaç söz sarf ettikten sonra konuşma sırasını başka bir gazeteciye veriyor. İnsan merak ediyor doğrusu, şu an komplo teorisi olduğunu düşündüğü hangi gerçekleri göz ardı ederek yanılıyor ve sonrasında bunun için de af diler gibi nasıl dümen kıracak, diye.
Hangi konudaki gerçeği göz ardı ettiğine gelince, malum gündemin çarklarının üfürdüklerinden. Ne yazık ki hepimizi bu saygıdeğer gazetecimizle aynı noktaya getirdiler. O yüzden kim olduğu da çok önemli değil, o biziz, biz de o. Aynı yanılgıya düşenlerimiz düşmeyenlerimizden bir hayli fazla. Çünkü soyut düşünmeyi, sorgulamayı pek sevmiyoruz. Bir şeylerin farkına varabilmemiz için beş duyumuzla algılayabileceğimiz somut veriler olarak önümüze konması gerekiyor. Göremiyorsak dokunabilmeli, dokunamıyorsak kokusunu alabilmeli, kokusuzsa en azından bir sesi olmalı, işitmeliyiz. Tadına bakmak da fena fikir olmayabilir. Varlığını akıl yürütme yoluyla tespit etmek zorunda olduklarımız için ne yapacağız? Unutalım gitsin, bizim için yok hükmünde. Bir şeylerin ardına saklanmış bir niyet, bize karşı hissedilen kötü bir duygu, gizlenen bir gerçek…Bunlardan birini görmemek bize epey pahalıya patlasa da soyut olanla uğraşmak bir hayli zahmetli gelir bize. Beş duyumuzla algılayamadığımız bir kavram üzerinde beş dakikalık bir düşünme bizi canımızdan bezdirir. İşin yoksa uğraş dur. Biraz didiklemeyle yuvalarından çıkarılabilecek gerçekler için “komplo” demek hazır ve kolay bir yol.
Bir anlık dikkatimizi bizden saklananlara versek; bas bas bağırdıklarının, kötü kokular sızdırdıklarının, cayır cayır bizi yaktıklarının ve damağımızda kekremsi bir tat bıraktıklarının farkına varacağız. Zihnimiz öyle muhteşem bir aygıt ki biz istemesek de boşlukları mutlaka doldurur zaten. Yine de “komplo teorisi” deyip işin içinden sıyrılmayı uygun buluyoruz; zira bu kavram istemsiz öğrenmeyle başkaları tarafından belleğimize kazındı. Dünya bambaşka bir düzene evrilirken “komplo teorisi” diye geçiştirdiğimiz her konuda hak kaybediyoruz, zarar görüyoruz. Kültürümüzün ve kişisel bilgilerimizin sanal dünyaya aktarılarak çalındığına, çocuklarımızın dijital dünyaların karanlığında kaybolduğuna, sağlığımızın gasp edildiğine, uydularla üzerimize ağ gerilerek birer nesne haline getirilmemize değinmiştik, değinmeye de devam edeceğiz. Yeni dünya şeycileri ilerledikleri bu yolları meşrulaştırmak için onları ifşa eden her fikri “komplo teorisi”, onları ifşa edenleri de “komplo teorisyeni” olarak isimlendirirken bir yandan da bizi esaret altına almaya devam ediyorlar. Kullandıkları ve birazcık ifşa olan bir yoldan söz edeceğiz: İklim Savaşları… Bizde son günlerde artan yağışlar nedeniyle bayağı bir konuşulur oldu. Bazı bilim insanları başka ülkelerin iklimlerinin değiştirilmesinin, bulutlarının çalınmasının, havasının (meteorolojik olaylarının) etkilenmesinin mümkün olmadığı konusunda açıklamalar yaptılar. Hatta bu boyutta teknolojinin henüz var olmadığını, üzerine basa basa bunun bir komplo teorisi olduğunu söyleyenler var. Kendilerine sormak gerekiyor, madem bu söylemler komplo teorisi, o halde niçin bazı ülkeler arasında ENMOD Sözleşmesi imzalandı? Herkes bu anlaşmayla ilgili bilgilere çok kolaylıkla ulaşabilir. Tam adı Environmental Modification Convention (Çevreyi Değiştirme Tekniklerinin Askerî veya Düşmanca Kullanımının Yasaklanması). Bu sözleşmeyle ülkeler, düşmanlık amacıyla iklimi, hava olaylarını, depremleri veya okyanus hareketlerini değiştirecek teknolojileri kullanmamayı taahhüt ediyorlar. Sözleşme 1977’de imzaya açıldı, 1978’de yürürlüğe girdi. Yetmişten fazla ülke imzaladı.
Cezayir, Benin, Kamerun, Cape Verde, Mısır, Gana, Kenya, Madagaskar, Moritanya, Nijerya, Senegal, Sudan, Togo, Tunus, Zambiya, Zimbabve, Arjantin, Bolivya, Brezilya, Kanada, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Küba, Dominika, Guatemala, Honduras, Meksika, Nikaragua, Panama, Paraguay, Peru, Trinidad ve Tobago, ABD, Uruguay, Venezuela, Afganistan, Bangladeş, Çin, Hindistan, İran, Irak, Japonya, Kazakistan, Kuveyt, Laos, Lübnan, Moğolistan, Nepal, Pakistan, Filipinler, Sri Lanka, Suriye, Tayland, Türkiye, Vietnam, Arnavutluk, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çekya, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Polonya, Portekiz, Romanya, Rusya, Slovakya, İspanya, Avustralya, Yeni Zelanda. Ve son olarak 2017 yılında katılan Filistin. Sözleşmenin orijinal metninde “çevresel modifikasyon tekniklerin kullanımının yasaklanması” gibi bir ifade kullanılmış. Bakalım bu teknikler nelermiş? “Yağmur yağdırma ve kuraklık yaratma; bulut tohumlama yöntemleriyle fırtına, kasırga veya sel tetikleme; deprem tetikleme, volkanik patlamaları yapay olarak başlatma, dalga ve akıntıları değiştirme; deniz seviyesini yapay olarak yükseltme veya düşürme; güneş ışığını engelleme (aerosollerle); yapay sis veya duman tabakaları oluşturma…”
Bunları art arda sıralayınca insanın aklına neler gelmiyor ki? Gelsin de zaten. Öyle çok şey gelsin ki beynimizin damarları çatlasın. Zira epey zamandır hepimiz üzerimize ölü toprağı serpilmiş gibi derin bir uykudayız. Bu anlaşma, aslında iklim krizi denilen şeyin kendilerini süper güç sanan devletlerin diğer devletler üzerinde uyguladığı iklim savaşlarının yarattığı sonuçlar olduğunun açık ispatı. Bu konuda her söylenene “komplo teorisi” yaftası yapıştırılmasının nedeni bu. İklim olmadan toprağın ne anlamı kalacak? Ne ekeceğiz ne biçeceğiz? Can güvenliğimiz ne olacak? Çocuklarımıza bırakacağımız dünyadan sorumluyuz. Komplo teorisi safsatalarını bir kenara bırakmalı gerçekleri ayan beyan görmeliyiz.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: