Hem ülke hem de dünya gündeminin maşallahı var. Bizler endişe içinde kıvranıyoruz. Başka bir tarafta da su alttan alta yürüyor. “Göremiyoruz,” diye bir avuç insan feveran ediyoruz ya, işte bunu göremiyoruz. Yarattıkları kargaşayla odaklanma becerimizi ve tüm dikkatimizi çalıyorlar. Bu kargaşayı zihnimizi istedikleri kıvama getirmek için kullanıyorlar. Zihnin en önemli çalışma kuralını çok iyi biliyorlar: İnsan zihni aynı anda sınırlı sayıda uyaranı işleyebilir. Ne kadar çok kargaşa çıkarırsan insanları istediğin yöne o kadar sürükleyebilirsin. Broadbent’in geliştirdiği bir model var, “Darboğaz Modeli”. Dikkatin fiziksel özelliklere göre filtrelendiğini belirleyen bu model, fazla uyaran olduğunda kişinin yalnızca belirli bir kısmını algıladığını tespit etmiştir. Modeli biraz daha açarsak: “İnsan zihni aynı anda sınırlı miktarda bilgiyi işler. Çevreden aldığı uyarıları duygusal kayıttan geçirir, fakat uyaranlar arttıkça hepsini işleyemez. Bir müddet sonra bilgi sadece fiziksel özelliklere göre (ses tonu, yüksekliği, konumu…) filtrelenerek seçilmeye başlar. Sonuçta bilgiler anlamsal değerlerine bakılmadan ve hangi uyarandan daha çok etkileniyorsak onu seçerek kısa süreli belleğe işlenir, ardından uzun süreli belleğe aktarılır. Örneğin kalabalık bir ortamdasın, bangır bangır ses duyuyorsun. En net olanı ya da yakınında olanı seçersin, diğer sesler filtrelenir ve anlam düzeyinde işlenmez. Sonuç olarak uyaran sayısı arttıkça algın ve bütünü görmekteki seçiciliğin azalır.
Etrafımızda dönüp duran gündemlere geri çekilip bu gözle bakmanın zamanı geldi. “Şu anda bir tantana kopuyor; ama aslında olan biten ne?” diye bir sorgulamak zorunda olduğumuz bir çağda yaşıyoruz. Çünkü hiç hız kesmiyorlar. Bizler ne yapabiliriz? Atacağımız ilk adım sükunetimizi korumak olmalı. İkincisi de nereye bakacağımızı bilmeliyiz. Mesela haberlerden çok reklamları izlemeye başlamak gerçekte neler olup bittiği konusunda bizleri daha çok aydınlatacaktır. Örnek olarak reklamı yapılan üç ürünü, firma adı vermeden inceleyelim: İlki akıllı kapı kilidi. Kapınıza takıyorsunuz, anahtar derdiniz olmuyor, deniliyor. Çünkü kilit sizin yüzünüzü tanıyor, yani yüz tanıma programıyla açılıyor. Uzaktan cep telefonuyla kontrol edebiliyorsunuz, kapı zilinizi çalanları görüntüleyebiliyorsunuz. Hatta siz yokken eve girmek isteyen misafirlerinize geçici şifre verip içeri alabiliyorsunuz. Kapasitesine göre yüz veya bin kişinin yüz kaydını tutup onlara profil oluşturabiliyorsunuz. Özetle sadece kendinizin değil hısım akraba herkesin kişisel bilgilerini yükleyebiliyorsunuz. Bu bilgiler sadece kapı kilidine değil, tüm genel ağ sistemine kaydediliyor. Bu kilitlerin akıllı ev otomasyonlarının bir parçası olduğunu da unutmadan söyleyelim. İkinci cihaza gelelim, hafızamızın yedeğini alıyormuş. İngilizce “bakmak” fiilinden türetilmiş, bir ekle sevimli hale getirilmiş bir adı var. Boynuna asıyorsun, ya da kıyafetinin bir yerine mıknatısla takıyorsun. Gün boyunca gördüğün, duyduğun her şeyi kaydediyor. İçinde kamera, mikrofon ve her şeyi kaydeden bir yapay zekâ var (!) Anahtarını mı kaybettin, avuç içini bile doldurmayan bu cihazın düğmesine basıp soruyorsun “….anahtarım nerede?” o da sana söylüyor. Biriyle olan diyaloğunu hatırlayamıyorsun, mesela biri sana bir vitamin tavsiye etti, yine düğmesine dokunup soruyorsun, sana söylüyor. Hatta günün sonunda sana o günü özetleyen bir video sunuyor. Kişisel verileri koruma yasası diye bir şey vardı; ama bu cihazı üretenlerin ve pazarlayanların pek haberi yok galiba. Üçüncü cihaza gelince... Edinenler pek çok, edinmeyenlerin ise rüyalarını süslüyor. Yanımızdan sinsice geçen elektrikli araçlar. Atmosferi kirletmediği için doğa dostu diye lanse ediliyorlar. Bir bataryanın üzerinde seyahat ediyorsunuz. Peki elektromanyetik alan? Canım, bir şey olmaz, firmalar zararı yok diyor.
Sadece bu üç cihaz bile insanlığın konforla döşenmiş cehenneme ulaşan yollarının küçük taşları olmaya aday. Hepsi de uzaktan kontrol edilen bir sistemin dişlisi. Evinizin kapısında, boynunuzda veya içine girip seyahat ediyorsunuz. Bambaşka alanlarda, bambaşka işlevi olan, dijital kayıt tutan cihazların sayıları gün be gün artıyor. Rahmetli George Orwel’in “1984” romanında insanların psikolojik algı yönetimiyle esareti seçeceğini vurgulamak için romanında sık sık vurguladığı bir slogan var: “Savaş barıştır. Özgürlük köleliktir. Cehalet güçtür.” Gündemle ve konfor manyaklığıyla bu kadar kafayı bozup gerçekte neler olup bittiğini göremezsek çok kısa bir süre sonra bizlerin de etrafta böyle sloganlar görmesi kuvvetle muhtemel. Akıllı evlerin içine hapsedileceğimiz, kendi zihnimizi kullanamayacağımız, seyahat özgürlüğümüzün olmayacağı bir dünyaya doğru ışık hızıyla ilerlediğimizi fark edemiyoruz. Bizleri manuel ürünlerden koparıp dijitale zorlayarak uzaktan kontrol edebilecekleri birer nesneye çeviriyorlar. Hepimizi kilit altına aldıktan sonra dijital ilerlemeyi durduracakları kesin. Onların elindeki teknolojiyle bizimkisi aynı olmayacak. Kendilerini ilahlaştıracaklar. Ufak ufak buna da alıştırmaya başladılar bizi. 2027 yılına kadar telefon almayın, doldurulabilir ve uzun süre kullanılacak bataryalı telefonlar geliyor, deniliyor. Uzun yıllar kullanabilecek telefon demek, uzun yıllar aynı teknolojiyi kullanmak anlamına gelmiyor mu? Bize bu dayatmayı yapanların elinde bulunan teknolojiyle bizim kullandığımız teknoloji arasında her zaman uçurum vardı. Onların düzenine tam olarak teslim olduktan sonra her şey elimizden alınıp bizler bir alt tür haline geleceğiz. Planlanan bu olsa da yine de umutluyuz. Dünyamız yıkıntılar içinde kalsa da insanlık nereye bakacağını bilip gerçeği görenlerin omuzları üzerinde yükselecek.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: