Ellerinde sadece vurulduğu gün üzerinde olan kanlı gömleği ve kendilerine miras bıraktığı onurlu ismi kaldı İpekçi ailesinin.
Bundan 43 yıl önce; 1 Şubat 1979'da öldürüldü Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi.
31 Ocak 1979 günü Bülent Ecevit’le görüşmek için Ankara’ya gitmişti. Aynı gün İstanbul’a döndü, ardından Süleyman Demirel ile telefonla görüştü.
Sonra Cağaloğlu’ndaki gazetesi Milliyet’e geldi. Sami Kohen’in İran dosyasını inceledi, gazeteye basılması talimatı verdi. Uzun süredir çalıştığı kaçakçılık dosyasını inceledi.
Ardından eşine, telefon açtı akşam için hazırlanmasını söyledi, 19.30’da gazeteden Nişantaşı’ndaki evine gitmek için yola çıktı. Sonradan adının verileceği Emlak Caddesi’ne geldiğinde trafik sıkıştı, 70 metre uzaklıktaydı evi.
O sırada otomatik bir silah sesi duyuldu. Camda açılan delikten uzanan silah 4 el patladı. Kalbinden de vuruldu. Ardından iki el daha ateş edildi, saldırgan koşarak ileride bekleyen arabaya binip kaçtı.
İpekçi’nin başı direksiyonun üzerine düştü. Araba cadde girişine kadar kaydı, aydınlatma direğine çarpıp durdu. Hemen hastaneye kaldırıldı ama kurtarılamadı.
İpekçi cinayetinde 'tetikçi' o dönem henüz 21 yaşında olan Malatyalı yoksul bir ailenin çocuğu olan Mehmet Ali Ağca'ydı.
Ya o tetiği çektirenler kimlerdi? Araştırılmadı, hiçbir zaman bulunamadı. Ağca da zaten arkasında kimler olduğunu açıklamadı, "İsyan ettiğim için öldürdüm. Açıklayacağım tek şey sağ veya sol eylemci olmadığımdır; bağımsız, tek başına terörist olduğumdur" dedi.
6 ay sonra bundan sonra hep yapacağı gibi, ifadelerini değiştirdi, suçlamaları reddetti. Yakalandıktan 128 gün sonra da, 25 Kasım 1979’da Maltepe Askeri Cezaevi’nden, bir askerin üniformasıyla firar etti.
Gerisini birçoğunuz biliyorsunuz zaten. Abdullah Çatlı liderliğindeki ülkücü ekip tarafından yurtdışına kaçırıldığını ve bu kez İtalya’da Papa II. Jean Paul’e suikast girişiminde bulundu.
Arkasındakileri yine söylemedi. Defalarca ifade değiştirdi, tutarsız açıklamalarıyla güvenilirliğini yitirdi.
19 yıl İtalya'da cezaevinde yattıktan sonra Türkiye'ye geldiğinde Abdi İpekçi cinayetinden daha yıllarca cezaevinde olması gerekirken 1991’deki Terörle Mücadele Kanunu değişikliğiyle, bu tarihten önce işlenmiş suçlarda müebbet hapis cezalarının 10 yıla düşürülmesi kuralı getirildi. Ağca da bu düzenlemeden yararlandırıldı.
12 Ocak 2006’da tahliye edildi ama 8 gün sonra hesap hatası denilerek, cezaevine geri getirildi. İpekçi cinayeti dışında gasp suçundan da 36 yıl hapse mahkum edilen ancak bu cezaları toplanan Ağca’nın cezaları yeniden toplandı, çıkartıldı, bölündü, çarpıldıktan sonra da infaz süresi 8 yıl 8 ay olarak hesaplandı. 2010 yılında da 'cezasını tamamladığı' belirtilerek serbest bırakıldı.
Papa’yı yaraladığı için 19 yıl hapis yatan Ağca, İpekçi’yi öldürdüğü için Türkiye'de ise sadece 10 yıl cezaevinde kaldı.
Firarına yardımcı olan, suikastlarına yardım eden arkadaşları da ya komik cezalarla birkaç yıllarını hapiste geçirdikten sonra serbest kaldı ya da Mehmet Şener gibi hiç yakalanamayanların davaları zamanaşımına uğradı.
Türkiye'de 12 Eylül darbesinden sonraki bugün hala devam eden faili meçhul cinayetlere ilişkin davalarda, İpekçi cinayeti büyük bir önem taşıyor.
Çünkü Türkiye, İpekçi cinayetinden sonra geri dönülemez bir noktaya hızla koştu. Uğur Mumcu'dan Bahriye Üçok ve Muammer Aksoy'a, Turan Dursun'dan Musa Anter'e, Çetin Emeç ve Ahmet Taner Kışlalı'ya, 1990 yıllarda yaşanan sayısız faili meçhul cinayetler, tarihimizin kara sayfaları arasında yerini aldı.
Abdi İpekçi cinayeti o yıllarda bütün açıklığıyla, cinayetin arkasındakilerin kimler olduğu, ucu nereye dokunursa dokunsun, ortaya çıkarılabilseydi; hem 90’lı yılların hem 28 Şubat sonrasındaki iklimin hem de 15 Temmuz darbesine kadar giden iklimin koşulları oluşturulabilir miydi?
Hiç sanmıyorum!
Yorumlar
Kalan Karakter: