Sabah gözümüzü açar açmaz başlayan o görünmez maraton var ya…
Sanki birileri start çizgisinde düdük çalıyor da biz koşmak zorundaymışız gibi. Yetişmemiz gereken bir iş, bir mesaj, bir sorumluluk, bir liste…
Hep acele, hep daha hızlı, hep “sonra bakarım” telaşı…
Ama kimse şunu sormuyor: Biz gerçekten nereye yetişiyoruz?
Otobüs durağında bir dakika beklemek bile sabrımızı zorluyor. Market kasasında önümüzdeki kişi cüzdan arayınca kaşlarımız kalkıyor. Asansör yavaş kapansa “hadi amaaa” bakışlarıyla kapıya gözdağı veriyoruz. Hızlı yaşayalım derken yavaşlığın, dinginliğin, nefes almanın nasıl bir lüks haline geldiğini fark etmiyoruz.
O kadar hızlanmışız ki…
Bir kahvenin dumanını izlemek bile zaman kaybı gibi geliyor.
En kötüsü de şu: Acele ederken hayatın kendisini ıskalıyoruz.
Çocuğumuz bize bir şey anlatırken “hadi hızlı söyle” diyoruz. Annemiz telefonda bir anısını paylaşırken “kısaca anlat” diye bölüyoruz. Hatta bazen kendi duygularımıza bile “şimdi bununla uğraşamam” deyip erteleme tuşuna basıyoruz.
Oysa hayatın güzelliği, tam da o “yavaşlayan” anların içinde saklı. Bir adımı ağır çekimde fark edince, bir nefesi derin alınca, bir bakışı acele etmeden görünce…
Kendimizi, çevremizi, duygularımızı daha gerçek tanısak her şey değişecek.
Bence asıl sorun şu: Sürekli koşturan insanın varacağı yer, genelde kendine uzak bir hayat oluyor.
Belki de bugün, bir anlığına durmak gerek.
Telefonu kapatıp çayın buharını izlemek…
Çocuğumuzun anlatışını kesmeden dinlemek…
Yürürken adımlarımızın sesini duymaya çalışmak…
Çünkü aceleyle yaşanmış onlarca günün toplamı, bir tane bile fark edilmiş ana denk gelmiyor.
Ve belki de yıllar sonra dönüp baktığımızda şunu fark edeceğiz: Hayat hızlandıkça değil, yavaşladıkça güzelleşiyormuş.
Yorumlar
Kalan Karakter: