DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu;
“İşçilerin örgütlü olmadığı bir ülkede Cumhuriyet’ten söz edilemez, bu yüzden de önümüzdeki süreçte örgütlenme seferberliği başlatacağız" demiş.
Bu köşede birkaç gün önce, memur maaşlarına hükümetin teklif ettiği zam miktarını beğenmeyen sendikaların, yaptıkları iş bırakma eylemini eleştiren bir yazı yazmış, "Böyle iş bırakma olmaz" demiştim.
Çünkü eyleme katılanların sayısı 30 kişiden, taş çatlasa 50-60 kişiden daha fazla olamıyordu.
Bakın daha geçtiğimiz aylarda Resmi Gazete’de, turizm işçisinin 6 gün değil, 10 gün çalışmadan hafta tatili hakkı kullanamayacağına ilişkin bir karar yayımlandı. Üstelik bu düzenlemede o gün çalıştırılan işçiye fazla mesai ücreti de verilmeyeceği de öngörülüyor.
Ne oldu peki? Tek bir itiraz eden, tepki koyan bir sendika duydunuz mu?
Oysa ki bugün turizm işçisine dayatılan bu keyfiliğin, yarın diğer sektörlere de yayılmayacağının garantisi var mı?
Peki bu duruma karşı çıkacak bir sendikal düzen var mı? O da yok!
Çünkü işçiler bu ülkede doğu dürüst örgütlenme bilincine sahip değiller. Örgütlenebildikleri sendikalar ise ideolojik olarak hükümetin yanında, yakınında ya da arka bahçesi olan sendikalar.
O yüzden bu ülkenin hele de milyonlarca asgari ücretlinin, işçinin, emekçinin temel sorunu örgütlenme!
Yıllarını işçi ve emek mücadelesiyle geçiren yakın dostlarımdan Atila Karagöz, geçtiğimiz günlerde 'sendikalar ve politika' üzerine çok önemli tespitler yaptı.
Sendikaların işçilerin çıkarlarını önceleyen bir politikadan asla ayrılmaması gerektiğinin üzerinde duran Karagöz, ülkemizde bu perspektifinden çıkan sendikaların ve profesyonel sendikacılığı bir meslek olarak anlayanların, sendikacılığı işverenle birlikte çalışmak olarak öne çıkardığını ortaya koydu.
Söylediklerinde haklılık payı olduğunu turizm sektöründeki uygulamalara rağmen hiç sesi çınlayan o iş kolundaki sendikanın tutumundan zaten anlayabiliyorsunuz.
Buna çözüm olarak işçilerin her bir işyerinden başlamak üzere taban örgütlenmeleriyle, işçi insiyatifini geliştirici ve sendika yöneticilerini denetleme, kararların alınmasına ortak olma gibi hakları için meşru mücadele yöntemlerini geliştirme noktasında cesaretlendirilmeleri gerektiğini vurgulayan Karagöz, partilerin taraftarı olarak işçilerin bölünmesiyle oluşan sendikal rekabetin de, topyekün kazanımların elde edilememesine neden olduğuna işaret ediyor.
Bugün sendikaların işverenin politik eğilimine bakmaksızın, hakları gasp edilen işçilerin yanında olmak zorunda oldukları gibi bir gerçekle karşı karşıyayız.
İşverenin politik kimliğine bakmaksızın , mağdur olan işçilerin yanında olmak ; işveren gibi işçilerin hakkını savunmayan sendikal anlayışı teşhir etmek zorunluluk.
O halde esas olan, sorun yaşayan işçilerin kendi aralarında örgütlenmeleridir.
Karar alıp mücadeleleriyle hem işverene hem de kendi iktidarını işverenin politik tercihinde gören sendika yöneticilerine karşı mücadeleye atılmalarıdır.
Bakın daha dün milyonlarca memur ve
memur emeklisinin zam oranı kesinleşti.
Hakem Kurulu, 2026 yılı için %11+7, 2027 yılı için %5+4'ü onayladı.
Bu rakamın memur ve memur emeklileri için sefalet zammı olduğunu, milyonlarca kişiye acı reçetenin bir kez daha yazıldığını söylemeye gerek var mı bilmiyorum.
Bundan sonraki süreçte mevcut sendikal anlayış böyle devam ettiği sürece, bu acı reçete karşısında üyelerinin haklarını
30 kişilik eylemlerle savunmalarının hiçbir işe yaramayacağını sanırım hepimiz görebiliyoruz!
***
ÖZGÜR FİLİSTİN İÇİN!
Gazze’de basına yönelik saldırılara karşı, benim de üyesi bulunduğum PMD ve ÇGD'nin yer aldığı 14 basın kuruluşu bir bildiri yayımladı. Bildiri şöyle:
"Gazze’deki Hükümetin Medya Ofisi ve Filistin Gazeteciler Sendikası ile Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’nun 26 Ağustos tarihli verilerine göre yaklaşık iki yıldır süren saldırılar sürecinde İsrail, en az 219 gazeteciyi katletti.
Ayrıca saldırılarda 480 gazeteci yaralanırken, 49’u alıkonuldu.
İsrail ordusu sadece bireysel gazetecileri değil, medya altyapısını da hedef aldı.
7 Ekim 2023’ten bu yana 12 basılı yayın kuruluşu, 23 dijital medya platformu, 11 radyo, 16 televizyon kanalı (4’ü yerel, 12’si yurt dışı merkezli), 5 büyük ve 22 küçük matbaa, 5 mesleki-sivil toplum kuruluşu doğrudan İsrail saldırılarının hedefi oldu.
Ayrıca, 32 gazetecinin evi direkt hedef alınarak hava saldırılarıyla yerle bir edildi. Hükümetin Medya Ofisi, Gazze’deki medya sektörünün toplam kaybını 400 milyon dolardan fazla olarak değerlendiriyor.
Tüm bu saldırılara rağmen 143 medya kuruluşu, ölüm ve yıkım gölgesinde faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyor. Gazze’de çalışan gazeteciler “her an ölüm tehlikesiyle karşı karşıya” ancak Filistinli gazeteciler görevlerini yerine getirmeye devam ediyorlar, mücadelelerini sürdürebilmek için desteğe ve dayanışmaya ihtiyaç duyuyorlar.
İsrail’in gazetecileri ve medya kuruluşlarını hedef alması, tam anlamıyla bir savaş suçudur. Gazetecilerin öldürülmesi, gerçeği susturma ve işlenen soykırım suçlarını örtme girişimidir.
Biz aşağıda imzası olan Gazetecilik Meslek Örgütleri olarak Filistin’de Gazetecilere karşı işlenen suçların faillerinin Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) tarafından soruşturulmasını ve bir an önce cezalandırılmasını, Filistin topraklarında İsrail Devletinin uluslararası basına karşı ülkeye giriş yasağının ve sansürün kaldırılmasını talep ediyor, Filistinli meslektaşlarımızla dayanışma içinde olduğumuzu bildiriyoruz."
Yorumlar
Kalan Karakter: