“Öğretmenlik, bir derste tek bir cümleyi öğrencinin zihnine yerleştirebilmektir,” demişti vakti zamanında eğitim fakültesindeki bir hocamız. Özellikle de hayatın içindeki zorluklardan onları çıkaracak bir ifadeyi belletmenin zorunluluğundan bahsetmiş ve devamında “Çocuk bilgiye ulaşır; mühim olan onu içindeki güce ulaştırmaktır,” demişti.
Tüm bürokrasinin ve ıvır zıvırın fazla geldiği zamanlarda hep bu öğüde sarıldım mesleğimi icra ettiğim yıllarda. Öğrencilerimin her birinin neye ihtiyacı olduğunu tespit edebilmek için her birine özenle dikkat kesilmeye, onları tanımaya çalışırdım. Zaten bu niyetle onlara yaklaştığınızda, sevildiklerini ve ilgilenildiklerini hissedip tüm kalbini sizlere açarlar. Hayatlarındaki eksik parçayı görürsünüz. Kimisi maddi koşulların altında ezildiğinden kendine güvenden yoksundur, kimisi etrafındaki koşuşturma yüzünden bir tebessümle gelen ilgiden, kimisi düştüğünde kendini yerden kaldırabilecek cesaretten. Hani insan zor zamanlarında kendi kendine terennüm edecek bir cümleyle (şimdikilerin tabiriyle mottoyla) tüm belalardan sıyrılabilir ya, işte böyle bir cümle bulmaya çalışırdım her biri için. Onlara söylediklerinizin işe yarayıp yaramadığını pek anlayamıyorsunuz; akan zamana bırakıyorsunuz çabalarınızı. Oradan oraya savrulurken öğrencilerinizin büyük bir kısmıyla irtibatı kaybetseniz de bazılarıyla yollarınız yeniden kesiştiğinde anlıyorsunuz ne kadar işe yaradığını.
Yakın zamanda bir öğrencim bana ulaştı. Çok yoksul bir çocukluk geçirmişti. Ev kiralarını ödeyemedikleri için ailecek kış kıyamette evlerinden çıkarılmışlardı. Babası hasta olduğundan çalışamıyordu. Buğday başağı gibi sapsarı saç örgüsü iki yanından sarkan, yedinci sınıf öğrencisi, çilli yüzünden tebessümü eksik olmayan tatlı mı tatlı bir kız çocuğuydu. Hiçbir şey yokmuş gibi okula gelmeye çalışsa da gülen yüzü solmaya başlamıştı. Durumu öğrenince tüm öğretmenler aramızda biraz para topladık, biraz da esnaf desteğiyle bir ev bulduk ve yerleştirdik aileyi. Günlerce ona yarenlik edip güç verecek bir söz düşündüm. Çok zeki bir çocuktu, içindeki ışığa sarılabilirse her şeyi başarabileceğine emindim. Bilinen bir şey aklıma geldi: Tüm büyük işleri başaranların hep zor bir hayatı olduğu. Çocukken zor bir hayat geçirmiş; buna rağmen çok başarılı olmuş insanların yaşam öykülerinin yer aldığı bir kitap buldum, aldım.
Bir gün ders bitiminde onu yanıma çağırdım. Önce derslerle ilgili sohbet ettik biraz. Aldığım kitabı ona uzatırken “İyi ki çok büyük zorluklar yaşıyorsun, çok şanslısın,” dedim. Şaşırdı önce, uzattığım kitabı alıp evirdi çevirdi. “İyi ki…” diye tekrar ettim. Büyük işler başaran insanların çoğunun onunla aynı zorlukları yaşadığını söyledim. “Mesela kim öğretmenim?” dedi. Atatürk’ten başladım, Aşık Veysel’den çıktım. Büyük bir dikkatle dinledi. “Zorlukları, bir matematik problemi gibi düşün. Bir problemi çözdükçe diğerine geçebilirsin ve böylece ilerlersin,” dedim, elimi omzuna koydum.
Onları mezun ettikten sonra benim de Anadolu’nun başka bir köşesine tayinim çıktı ve uzun süre haber alamadım ondan, ta ki beni telefonla arayana kadar. Sesi çok değişmemiş, bende öyle bir iz bırakmış ki daha adını söylemeden tanıdım onu. Meslektaşım olmuş, bir üniversitede de yüksek lisans yapıyormuş ayrıca. “Her karşılaştığım zorluğu beni diğer zorluğa hazırlayan bir problem gibi görerek çıktım tüm ateş çemberlerinden,” deyince öyle mutlu oldum ki. Demek ki iyi niyetle atılmış hiçbir adım boşa gitmiyormuş onu anladım.
Şu anda da eminim bizlerden daha çok çabalayan, gayretkeş öğretmenlerimiz var, çocukları için ellerinden geleni yapıyorlar. Geleceğe dair en büyük umudumuz onlar, sırtlarında çok büyük bir yük taşımak zorundalar; çünkü rakipleri çok kuvvetli. Acımasız teknoloji etrafımızı bir köpek balığı sürüsü gibi sarmış durumdayken işleri bizden de zor. Bizler en azından insani iletişim fırsatları yakalayabileceğimiz bir dönemde yapıyorduk işimizi. Tüm gününü teknolojiyle geçiren çocuklarla uğraşmak, onlara bir şeyler anlatmaya çalışmak elbette ki daha zor. Çocukların gözlerinin ardındaki korkuları ve güvensizlikleri görmek de bir hayli zorlaştı. Zaten çocuklarımız da buna eskisi kadar istekli değiller.
Bu da onları kaptırmak istemediğimiz sistemin eline daha büyük bir güç veriyor. Zaten sistemin tek derdi çocuklarımızı kendine ram edip kendi oyuncağı haline getirmek, muştuladıkları yeni dünyanın vatandaşı yapmak. Epey de başarılı oluyorlar. Mutsuz oldukça daha çok sarılıyorlar ellerindeki aygıtlara. Onlar için bir şeyler yapmaya çalışan öğretmenlerin elini güçlendirmek istiyorsak, eğitim öğretim dönemi başlamadan önce şu zımbırtıları üzerlerinde taşımalarını tamamen engelleyecek yönetmelik mi kanun mu ne gerekiyorsa çıkarmak zorundayız.
Okullardaki eğitimi gölgelemesi bir yana çocuklarımız öğrenme güçlüğü sorunları ile boğuşuyor, daha kötüsü de var: Suça bulaşıyorlar. Çocuk çetelerinin yaptıkları sanal medyada o kadar ilgi görüyor ki bazıları sadece bu ilgiye mazhar olmak için bile çevresine zarar verebiliyor ve bunun görüntülerini büyük bir gururla sanal medyaya yükleyebiliyor. İnsan insana iletişimin yerini teknolojiyle iletişim aldığı sürece bu gidişatı durduramayız. Lütfen artık birileri çağın en büyük sorununun çocuklarımızı teknolojiye kaptırmak olduğunu görsün.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: