İnsanlar sadece fiziksel ihtiyaçlarla yaşamaz. Bir toplumun ayakta kalabilmesi için aidiyet, anlam, sorumluluk, rol dağılımı ve sağlıklı sosyal ilişkiler gerekir. Eğer bireyler kendilerini işe yarar hissetmezse, yalnızlaşırsa ve toplumsal bağlar zayıflarsa, maddi refah tek başına hiçbir toplumu kurtaramaz. İşte ‘sosyal-toplumsal çürüme’ dediğimiz kavram tam da burada başlar.
Tam da bu noktada, Universe 25 Deneyi bize çarpıcı bir şey gösterir: Bazen bir toplumu çökerten şey açlık, savaş ya da yoksulluk değil; insanların birbirine yabancılaşması, anlam duygusunu kaybetmesi ve aynı kalabalığın içinde yalnızlaşmasıdır.
“Evren 25” ya da özgün adıyla “Universe 25”, Amerikalı araştırmacı John B. Calhoun tarafından fareler üzerinde yapılan bir deneydir. Deneyin temel sorusu şuydu: Bir toplulukta yiyecek, su ve barınma gibi temel ihtiyaçlar eksiksiz karşılanırsa, insanlar ya da canlılar daha mutlu ve düzenli bir hayat mı sürer?
Calhoun, fareler için adeta kusursuz bir yaşam alanı kurdu. Yiyecek sınırsızdı, su boldu, hava koşulları uygundu ve onları tehdit edecek hiçbir yırtıcı yoktu. Başlangıçta sadece sekiz fare vardı ve ilk dönemlerde her şey oldukça düzenli görünüyordu. Fareler çoğaldı, yuvalar kurdu ve sosyal ilişkiler geliştirdi. Ancak zamanla nüfus arttıkça sorunlar ortaya çıkmaya başladı.
Deneyde ilginç olan nokta şuydu: Sorun yiyecek eksikliği değildi. Sorun, sosyal düzenin bozulmasıydı. Fareler arasında saldırganlık arttı, anneler yavrularına bakmamaya başladı, bazı fareler tamamen içine kapandı. Özellikle “güzel fareler” diye adlandırılan bir grup ortaya çıktı. Bu fareler kavga etmiyor, çiftleşmiyor, sosyal ilişki kurmuyor; sadece kendilerini temizleyip yemek yiyorlardı. Fiziksel olarak sağlıklıydılar ama toplumsal olarak kopmuşlardı.
Bu deney, Émile Durkheim’ın “anomi” kavramıyla ilişkilendirilebilir. Durkheim’a göre insanlar, toplumsal normlar ve kurallar zayıfladığında yönsüzleşir. Ne yapacağını bilemeyen birey, yalnızlaşır ve topluma yabancılaşır. Universe 25’te de fareler tam olarak bunu yaşadı: Düzen bozulunca roller kayboldu, annelik, babalık ve topluluk bilinci çöktü.
Aynı zamanda bu deney, Karl Marx’ın yabancılaşma kavramıyla da açıklanabilir. Marx’a göre insan, üretimden, emekten ve toplumsal bağlardan koparsa kendi varlığına da yabancılaşır. “Güzel fareler” tam olarak buna benzer bir tablo çiziyordu: Hayattaydılar ama yaşamla organik bağları kalmamıştı.
İnsan toplumu elbette farelerden çok daha karmaşıktır. İnsanlar sanat üretir, düşünür, dayanışma kurar, yeni anlamlar yaratır. Bu nedenle Universe 25, insanlığın kesin geleceği değil; sadece sosyal bağların ne kadar önemli olduğunu gösteren çarpıcı bir metafordur.
Bugün ülkemizde yaşanan saldırılar, çocuklara, kadınlara, hayvanlara, öğretmenlere, sağlıkçılara yönelen şiddet; yalnızca “birkaç öfkeli insanın” meselesi değildir. Bunlar, uzun süredir görmezden gelinen toplumsal çürümenin dışa vuran en karanlık yüzüdür. Çünkü insan, yalnızca temel ihtiyaçları karşılanmasıyla var olmaz. İnsan; anlamla, merhametle, sınırla, vicdanla ve birbirine temas ederek insan kalır. Bir toplumda öfke normalleşirse, tahammülsüzlük güç gibi sunulursa, kibir alkışlanırsa ve herkes sadece kendi yarasına merhem ararsa; bir süre sonra şiddet yalnızca haber bültenlerinde değil, gündelik hayatın içinde kol gezmeye başlar.
Belki de asıl korkmamız gereken şey, yaşanan korkunç olaylar değil; o olaylara alışıyor oluşumuzdur. Çünkü bir toplum için en büyük felaket, kötülüğün varlığı değil, kötülüğün sıradanlaşmasıdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: