Bazı lüksler vardır; vitrinde durmaz, etiket taşımaz.
Gösterilmez ama insanın ruhuna işler.
Ben bu kış o lüksü mutfağımda yaşıyorum.
Yazdan kalma bir alışkanlıkla meyveleri dilimledim.
Portakalın kabuğu elimde kaldı, elma keserken yayılan koku çocukluğuma götürdü beni.
Fırına dizdim, acele etmedim.
Yavaşça kurusunlar istedim.
Hayat gibi!
Şimdi mutfağımda kavanozlar var.
İçlerinde kurutulmuş portakal, elma, limon kabukları ve tarçın çubukları.
Kapağını açtığım anda kış başlıyor.
Kış çayımı demlediğimde, kaynar suyla buluşan meyveler sadece bir içecek olmuyor; günün yorgunluğu o bardakta eriyor.
Akşamları ise salep kaynıyor.
Tarçını bol koyuyorum.
Çünkü tarçın benim için sadece bir baharat değil; ev gibi, güven gibi bir koku…
Balkon kapısını araladığımda, tarçınlı salep kokusu soğuk havaya karışıyor.
İşte o an anlıyorum: Bu, benim lüksüm.
Eskiden lüks başka şeylerdi.
Büyük hayaller, kalabalık sofralar…
Şimdi küçük anların zenginliği var hayatımda.
Çocuk uyuduktan sonra sessizleşen ev, kedinin cam kenarında kıvrılması, salebin üstündeki tarçın desenleri.
Gösterişli değil ama gerçek.
Kış zor bir mevsim.
Günler kısa, yükler ağır.
Ama bu yüzden kendime küçük sığınaklar kuruyorum. Bir fincan çay, bir tencere salep, tarçın kokan bir akşam…
Bazen lüks, daha fazlasına sahip olmak değil; sahip olduklarının farkına varmak.
Balkondan sokağa karışan o koku kimsenin bilmediği bir sır gibi.
Ve ben bu kışı, o sırrı saklayarak geçirmeye niyetliyim.
Yorumlar
Kalan Karakter: