Bir soruyla başlayalım: Algılarımızla oynanıyor mu? Kesinlikle oynanıyor. Başka türlüsü mümkün olamaz. En basitinden ekonomi bunun üzerine temellendirilmiş durumda. Algılarımızı değiştirmeden (çoğu gerçek ihtiyaçlarımızın dışında olan) ürünlerini pazarlamaları mümkün değil. Bunu yapabilmek için de en insani tarafımıza, duygularımıza el uzatmaya cüret ediyorlar. İçimizde korku, şaşkınlık, üzüntü, kızgınlık ve daha yüzlerce olumsuz duygu yaratarak psikolojilerimizi alt üst ediyor, her türlü kabule hazır hale getiriyorlar bizi. Herkesin bu kadar umutsuz olmasının altında yatan nedenlerden biri bu olmasın sakın? Bize bellettikleri yıkıcı reklam senaryolarını iyice içselleştirdik. “O arabayı almazsan adam değilsin, o pırlanta yüzük sana alınmadıysa evliliğinin hiçbir anlamı yok, o koltuk takımı evinde yoksa asla mutlu olamazsın…” türünden alt mesajlarla merhamet, ilgi, huzur, güven, sükûnet, kabulleniş, paylaşma, sevinç, empati gibi duygularımızın yerine algılarımızı değiştirerek satın alma hırsını yerleştirdiler.
Sadece reklamlar değil, her konuda algılarımızı oyuncak yaptılar. Subminal mesajlara da hiç ihtiyaçları yok. Bizi, doğamızda bulunan en önemli yetimizden yakaladılar: Uyum sağlamak. Doğru kullanılırsa bize onca kazanımı sağlayan güçlü bir yönümüz… Hepimiz karşımızdakinin davranışını modelleyerek iletişim kuruyoruz. Basit bir örnek verelim: Bir konferans veriliyor, yanınızda oturan kişi tatlı tatlı ve hararetli bir şekilde esnemeye başladı. Bir süre sonra ya siz de esnemeye başlarsınız ya da hafiften uykunuz gelir, dikkatiniz dağılır. Günümüzün çoğu yanımızdakinin, karşımızdakinin edimini kopyalamakla geçer, biz farkında olmayız. Algılarımızı işte bu kapıdan grip yakalıyorlar. Önce olumsuz duygularımızla oynuyor bizi tedirgin ediyorlar, sonra da içinde olmamızı istedikleri duygu durumunu kafamıza kazıyorlar. Her türlü materyalle (film, müzik, kitap…) sözcük sözcük, sahne sahne işliyorlar bilincimize her şeyi. O kadar ki bize ait olduğunu düşündüğümüz birçok fikrin başkaları tarafından zihnimize yerleştirilmiş olması mümkün; çünkü av olmaya gönüllüyüz, içten içe hayranlık duyuyoruz bize sunulan o ışıltılı dünyaya. Hokus pokusa meraklı, kolaycı bir yanımız var. Öyle olmasaydık hiçbir sihirbazın gösterisi bize eğlenceli gelmezdi.
Ne yapar sihirbazlar? Sihirbaz seyirciyi şaşırtacak oyununu gözlerden uzak bir yerde hazırlarken, elleriyle ya da hareketli cisimlerle dikkatimizi başka yöne çeker. Biz hareketli bölgeye bakışlarımızı çevirdiğimiz anda yapar yapacağını ve tada…. İşte dünyada olan biten de bu aslında. Dikkatimizi bir yerlere çekerken paramızı cebimizden alıyorlar, özgürlüklerimizi kısıtlıyorlar, gerçekleri gözlerimizin önünden çekiyorlar. Yani bir illüzyon gösterisinin içinde yaşayıp gidiyoruz. Tüm bu eğlenceden edebiyat, sanat, kitaplar, filmler ve aklınıza gelecek her alan nasibini alıyor. Maşallah işin içine bir de sanallığı soktular, daha bir kolaylaştı işleri. Meğer bizler ne kadar teşneymişiz (susamış) bunca sahteliğin içinde öz benliğimizi kaybetmeye. Üç kuruşluk dikkatimiz vardı, onu da eller aldı. Oysaki çoğumuz evlatlarımızı yetiştirirken kullanıyoruz dikkat dağıtarak algıyı başka yere yönlendirme tekniğini. Diyelim ki çocuğunuz elinde tehlikeli bir cisim tutuyor ve siz onun elinden bu şeyi almak zorundasınız. Ona daha renkli başka bir nesne uzatıp dikkatini o yöne çekmeye çalışmaz mısınız? Bu kadar basit bir yöntem kullanıyorlar.
Karşı koyabilmemiz de en az bu yöntem kadar basit aslında. Sadece bir an durmamız ve düşünmemiz yeterli. Bunu yapmamızdan korktukları için modern hayatı bu kadar hızlı ve gürültülü hale getirdiler. Bir yerlere yetişme telaşı içindeyken durup düşünmek şöyle dursun nefes almaya bile zaman bulamıyoruz. Biz panik halinde hayatı yakalamaya çalışırken onlar bize istediklerini satıyor, istedikleri yere çekebiliyor, istediklerine inandırabiliyor; özetle bir çöplüğün içinde debelenirken kendimizi gül bahçesinde zannedebiliyoruz.
Çok yakındık, sızlandık. Nasıl kurtulacağız peki? Sürükleniyor hissi yaşadığımız an duracağız, neyin peşine takıldığımızı anlamaya çalışacağız. Evimizin orta yerinde onların dayattıklarını her daim gözümüze sokan, beynimizi dumura uğratan o cihazın (TV) düğmesini kapatacağız. Cebimizde taşıyarak bir casus gibi her yere bizimle gelsin diye ürettikleri o cihazı gözlerimizden ırak, evin ıssız bir köşesine atıp telefon gibi kullanacağız. Gerçek güzelliklere kapımızı aralayacağız. Gündemi uygun gördüğümüz yazılı basından takip edeceğiz. Trendlere sırtımızı döneceğiz. Özetle tüm bu dijital zırvalar çıkmadan önce nasıl yaşıyorsak öyle yaşayacağız. Listeyi uzatabiliriz; çünkü herkesin şahsına münhasır zevkleri ve tercihleri var. Bizi kendimizden öyle uzağa attılar ki yolumuz uzun. Hepimize kolay gelsin.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: