Çoğu ebeveyn korkar çocuk yetiştirirken. Canımızın yongası evlatlarımızı iyi yetiştirmek ve onlara iyi bir gelecek verebilmek için didinir dururuz. Onlar için en iyisini yapmaya çalışan her anne baba içlerinde bir yerde hep bir yetersizlik hissiyle kavrulur.
Zorlaşan maddi koşullara ayak uyduramadığı ve çocuğunun hak ettiği koşulları sağlayamadığını düşündüğü için kahrolur. Şöyle ayda yılda bir mükellef bir yemeğe götüremedim, arkadaşlarının şunu var, ben ona alamadım, şu okula veya kursa gönderemedim…Ana baba yüreği bu listeyi uzattıkça uzatır. Çocukları yetişkin olduğunda bile listeye yeni maddeler eklenir. Sevgilerinin büyüklüğünün oranında veremediklerini sıraladıkça sıralarlar. Konumuzun biraz dışında; ama bir de torunlar olursa işin boyutu iyice değişir, onlar daha bir ihtimamla düşünülür. Toplumumuzun bu cihetleri sayesinde kaç sosyoloğun kaç teorisi boşa çıkmıştır bilinmez.
Hatta bizim anne babalarımızı, çocukları yetişkin olduktan sonra dahi başlarının çaresine bakabileceklerine ikna edemezsiniz kolay kolay. Onların şefkatini Avrupa medeniyetleriyle karşılaştırmayacağım hiç. On sekiz yaşını doldurmuş çocuğunu hayatının sorumluluğunu alsın diye gayet rahatlıkla kapının önüne koyabilen bir medeniyeti almaz bizim havsalamız. Onlarda insan belli bir yaştan sonra yetişkindir. (Tabii bazı özel durumları bunun dışında tutuyorum.) Hatta buna küçücük bir çocukken başlarlar ki ileride sorumluluk sahibi bir birey olsun. Evin net kuralları vardır ve bu kurallar iş bölümünü de beraberinde getirir. Evdeki altı yaşındaki çocuk bile gücü oranında bu iş bölümünden nasibini alır.
Sürekli kıyaslamaya gitmenin, her şeyi Avrupa üzerinden değerlendirmenin pek de doğru olmadığı aşikâr. Çünkü bizim her şeyi şefkat, yardım, paylaşma üzerine kurmuş medeniyetimizle onların maddeci ve gerçekçi medeniyeti arasında dağlar kadar fark olduğu su götürmez. Dozu iyi ayarlanmazsa tüm bu güzel değerlerimizin çocuklarımızın ileride sahip olmaları gereken zorluklara göğüs germe gücünü kırdığının farkında olmamak da aymazlık olur. Sınırsız hoşgörü, net olmayan kurallar ve sorumluluk yüklememenin gençlerimizin üzerinde bıraktığı büyük hasarlar var ne yazık ki. Hadi diyelim ki bencil ve vicdansız olmadılar; ama yaygın olarak sorumluluk almakta ve iş tamamlamakta bir hayli zorlanıyorlar. Eskiden karnelerin vazgeçilmez baremleriydi bu iki özellik.
Bundan yaklaşık on yıl önce bir iş ilanı görmüştüm: “Aşağıdaki arkadaşlar lütfen iş ilanımıza baş vurmasınlar.” dedikten sonra madde madde yazmışlar. Birinci madde, telefon bağımlısı olanlar, ikinci madde odaklanma sorunu yaşayanlar…Hepsini buraya yazamayacağım tam on bir madde. On yıl sonrasında ise gençlerimizin halinin daha iyiye gitmediği malumunuz. Sanıyorum çalıştıracak aklı başında çırak bulamayan esnaf kardeşlerim ne demek istediğimi daha iyi anlıyordur.
“Çocuklarımızı şefkate, ilgiye boğacağız derken onları öz disiplinleri olmayan bireyler haline getiriyor olabilir miyiz?” diye düşünmek zorundayız. Çünkü biz bu hayattan çekip gittiğimizde onları kaderleriyle baş başa bırakmak zorundayız. Tamam, bir batılı kadar katı olmayalım; ama lütfen onların “sorumluluk alabilmek” başta olmak üzere iş üretecek yetenekleri kazanıp kazanmadıklarına dikkat edelim. Güçlü bir kişiliğe sahip olmanın yegâne anahtarı da budur diye düşünüyorum. Bize bağlı, ama bağımlı olmasınlar; sorun çözme kaslarını geliştirsinler. Bunun olabilmesi için de birazcık sorunların içine girip çıksınlar. Tabi ki sızlanarak vicdan yapıp canınızı acıtacaklar. Ama sorumluluk sahibi güçlü kişiler olabilmeleri için biraz sabır lütfen.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: