Her şeye hemen ikna olanlardan mısınız? Ben artık değilim; ama ancak bu yaşıma gelince öğrendim. Eskiden ilk tanıştığım insana gözlerim kısılana kadar tebessüm eder ve aynı karşılığı aldığımda onun iyi biri olduğuna hemen inanırdım. İnsanların ikinci hatta üçüncü yüzleri olabileceğine asla ihtimal vermezdim. Kötülüklerle karşılaşa karşılaşa daha temkinli oldum haliyle. En basitinden alışverişlerde asla pazarlık yapmayan biriydim.
Biraz geri çekilip gözlem yapmaya başlayınca göz boyamaların sadece özel hayatımızla sınırlı olmadığını keşfettim. Bize gösterilenin ötesinde gözümüzün önünden çekilen başka dünyalar olduğunu fark ettim.
Bunu yapabilmek için de birçok bilim dalından yararlandıklarını görüyorsunuz ne yazık ki. Sosyoloji, psikoloji, tıp, ekonomi, sağlık, eğitim, tarih, siyaset…Bunları yaparken de teknolojinin rüzgarıyla hız alıyorlar. Teknolojinin kollarına çekincesiz atıldık, bir aysbergin dibini göremiyor ve kendimizi bir hayli güvende hissediyoruz. Birçok alanda işimizi kolaylaştırdığı için de elimizi pek öyle kitaba, kaleme uzatıp her konuda gerçek bilgiye ulaşma zahmetini çekmiyoruz. Zaten istenilen de bu, suya kendimizi bırakmamız ve bize sunulanı kabul etmemiz. İşte ürün olmaya başladığımız nokta tam da burası.
Şüpheciliğe doğru adım adım ilerledim. Öğretmen olarak çalıştığım dönemlerde, özellikle pandemi döneminde, birçok online kursa katılmıştım. Tabi o zaman bayağı bir kurs almıştık. Ben diyeyim otuz siz deyin kırk. Çoğu da yapay zekayla ve programcılıkla ilgili. Hatta robotik kodlama eğitimi bile aldım. Sonuç, tabi ki üretim aşamasına gelemedik hiçbirimiz; fakat bir şeyi çok güzel anladım: Bize sunulan teknolojinin daha derin ve görünmeyen bir yüzü var. Bunu saklamak için de hayli zaman öncesinden başladılar işe. Hatırladığım en uzak nokta 2010 yılında not girdiğim dönemler. Sisteme giriş yapabilmek için birtakım sayıları giriyor veya bize sunulan basit dört işlemi yapıyorduk. Çok alay etsek de bunun kişisel veri güvenliğimiz için olduğunu düşünüyordum. Ta ki 2016 yılında bir televizyon kanalında “Person of İnterest” dizisine denk gelene kadar. Dizinin en özet haliyle konusu şuydu: Biri iyi niyetli, diğeri kötü niyetli iki yapay zekanın savaşı. Şimdi zaten açık açık söylemiyorlar mı “Robot olmadığınızı ispatlayın.” diye. Yavaş yavaş bu gerçeğe alıştırıldık, işlemimizi hızlıca halledebilmek için “Robot değilim.” diye işaretleyip geçmiyor muyuz? İnsan şunu sormadan edemiyor: “Güvende miyiz?”
Uzun zamandır gözümüzü boyuyor olmalılar. Yeni bir milat yarattılar, teknolojik cihazlar ortamına doğanlar çok daha hızlı ve hiç sorgulamadan kapılıyorlar, hatta şaşırmıyorlar. “Cep telefonunu bedenimize yerleştirseler de zihnimizle kontrol etmeye başlasak.” diyebiliyor gençlerimiz. Bu kullanımın iki ucu olabileceğini düşünemiyorlar. Onlar bizim gibi “Bu teknolojinin kazandıkları yanında bize kaybettirdiği ne acaba?” diye akıl edemiyorlar; çünkü bizim gibi manuel yaşamadılar. Ben ilk cep telefonumu aldığımda arayanın numarasını gördüğümde “Böyle bir bilgiye nasıl ve ne için sahip olabilirler?” diye dehşete kapılmıştım mesela.
Beş yıl önce bir tarih dergisinde ilk kablosuz telefonların (Prince ve ekibi tarafından geliştirilen) ta I. Dünya Savaşı’nda İngiliz uçaklarının yer ile haberleşmesinde kullanıldığını öğrenince içime kocaman bir kurt düştü. 1915’lerde böyle bir teknolojinin varlığını insanların gözlerinin önünden çekmişlerdi; acaba günümüzde bizden saklanan görmediğimiz ne gibi teknolojilerle sarılıp sarmalanıyoruz? Bu soruyu bilişimci arkadaşların dikkatine sunuyorum. Zira Samsun bu konuda yıldızı parlayan bir şehir. Şuna can-ı gönülden inanıyorum: Bir gün bizi alt etmek için kullanılabilecek bu teknolojilerin defterini dürecek bilgiyi şehrimiz üretecek. Yazılım işiyle uğraşan, malum dev şirketlerde çalışan Samsunlu gençleri tanıma şansım oldu. Biraz araştırma yapınca da belki de diğer büyük şehirleri sollayacak kadar işini iyi yapan bir yazılımcı ordusunun olduğunu gördüm Samsun’da. Topu onlara atıyorum.
Saygılar, sevgiler…
Yorumlar
Kalan Karakter: