Hiçbirimizin hayatı güllük gülistanlık değil; malum son yıllarda başımıza gelmeyen kalmadı. Romanlarda okusak, filmlerde izlesek “Hadi canım, bu kadar da olmaz, saçmalığın daniskası.” diyeceğimiz şeyleri sekans sekans yaşadık maalesef ve görünen o ki bir hayli de yaşamaya devam edeceğiz. Çoğumuzun hayatı da kışın ortasında açmış bir gülün yaprakları gibi donup kaldı öylece. Bazı şeyler de bir bir silindi. Geleceğe ilişkin umutlarımız, hayallerimiz ve yaşama sevincimiz… Hayatın ortasında öylece hareketsiz kaldık, ne yapacağımızı da bilmez durumdayız. Sanki birileri bizi sırtımıza geçirdiğimiz gömleğimizden duvara öylece asıverdi. Ve bakıyorum bu askıda olma hali birçok insanda mevcut. Sıkıntıları, üzüntüleri ve acıları hissetmemek için hayatın içine karışmaktan imtina edenlerin sayısı bir çığ gibi büyüyor.
Birbiriyle bağlarını koparan koparana. Eskiden dışarıda akan dünyanın kalbi gümbür gümbür bizim için atarken, kişisel varlığımızı yas tutar gibi çekip aldık sokaklardan. Sosyal hayatın yerine koyduğumuz, elimize yem olarak verilen cihazlarla bir yandan beynimizi çürütürken bir yandan da birileri için sadece veri olmaya devam ediyoruz. Ve hatta içine düştüğümüz bu bataklığı daha değerli bulanlar arasında “Nasıl yaşamışız, ne kadar sıkıcı hayatımız varmış eskiden.” diye şükredenlerimiz bile var. Çoğumuz bu kadar ileri gitmesek de sanal arkadaşlarımızı bile gerçek dostların yerine koyduk şimdiden. O kadar aymazlık içindeyiz ki şunu düşünemiyoruz: “Bunca teknolojik kolaylık elin yabancısı tarafından babasının hayrına mı bizlere sunuldu?”
Bir söz vardır “Bedava peynir fare kapanında olur.” Bir mektup veya kargo gönderirken bile para verirken, bunca maili (üstelik de çoğu kamu kurumlarına ait) biz nasıl bir gönlü yücelikle karşı karşıyayız ki bedava gönderebiliyoruz? En korkuncu da bu teknolojiye güvenip sahip olduğumuz en önemli gücü “hayata karışma” lüksümüzü terk edebiliyoruz ve tüm sorumluluklarımızı sanal aleme gönüllü olarak devredebiliyoruz.
Bu zaafımızı yakalayan malum sanal ağ üreticileri bize yeni bir oyuncak daha verdi. Kendi avatarımızı hazırlayabiliyoruz. Belki de bir gün maddesel avatarlarımız (Tıpkı Bruce Willis’in “Suretler” filmindeki gibi) bizim yerimizi alacak. Hepimize şu an “komplo teorisi” gibi geliyor. Ama maalesef yöntem bu. Önce distopya olarak halka sun, insanlar iyice o durumun sadece kurgu olduğuna ve gerçek hayatta olamayacağına inansın. Birileri de çıkıp gerçeği göstermeye çalıştığında da herkes “A, ben bunu şu filmde görmüştüm (Ya da şu romanda okumuştum.) tam bir saçmalık.” desin ve insanlar da uyumaya devam edebilsinler. Onlar uyurken de uzun vadeli planlarla insanlığı istedikleri noktaya getirsinler. Hollywood’un neden var olduğunu sanıyoruz ki? Bir de o filmlere üste para veriyoruz.
Teknolojiyi bize ilerleme olarak kabul ettirip bugüne kadar geliştirdiğimiz medeniyetin yerine bu şekilde koydurmaları tesadüf olabilir mi? Konfor düşkünü olan bizler onların tuzağına düşüverdik. Bizim yerimize işlerimizi zahmetsizce halledecek bir yardımcı arıyorduk kendimize, bulduk sandık. Bankalardan para transferlerimizi yapsın ki bankalarda kuyruk beklemeyelim istedik. Ev işlerini biz yapmayalım, süper akıllı teknolojik cihazlarımızı cep telefonlarımızla uzaktan kontrol ederek evimizi temizleyelim istedik. Canımız her sıkıldığında bizi güldüren videoları izleyip tüm kederlerimizin üzerine bir kalem çekelim istedik. Bunca kolaylaştırıcı olunca evimizden çıkmamıza da gerek kalmadı haliyle. Gerçek insanlarla ne kadar az temas edersek o kadar sorunsuz hissetmeye başladık. “Göz görmeyince gönül katlanır.” derler ya, birbirimizden uzaklaştıkça birbirimize karşı duyarsızlaştık iyice. Etrafımızda ne kadar çok teknolojik donanım olursa kendimizi o kadar iyi hissediyoruz; çünkü buna alıştırıldık. Sokaklarda kamera görünce bir dost görmüşçesine sevinip kendimizi güvende hissedebiliyoruz. Onlar bizim canlarımız ciğerlerimiz, biricik vazgeçilmezlerimiz. Öyle ki yaşlı başlı teyzeler bile artık teknolojik cihazlarını yarıştırmaya başladılar. Teknolojiyi her şeyin yerine koyduk. Son teknoloji cihazları taşıyınca medeniyette de çok ileri düzeyde olduğumuzu sanıyoruz. Bu hisle ve güvenle sadece toplumsal yaşamdan değil bizi biz yapan tüm değerlerimizden de kopuyoruz. Sanattan, gelenek ve göreneklerimizden, tarihimizden, kısacası özümüzden.
Cemil Meriç Jurnal’de (I.Cilt) ne güzel söylemiş: “Makine ile insanın boğuşması nasıl sona erecek? Makine Caliban. Caliban’ı zorla dürttük, uyandırdık. Gandi’nin ülkesi bile ırzını tekniğe teslim etti. Aydınlarımız Beyoğlu’na ilk defa çıkan mahalle çocukları gibi, ağızları bir karış açık, makine medeniyeti karşısında vecit buluyorlar. Devekuşu, uyanıklığı temsil eder bizim yanımızda.” Onun bu sözleri bana “Revolution” dizisini hatırlattı. Umarım bir gün biz de esir olduğumuz teknolojiyi alt edebilmek için mum ışığına ve atlara geri dönmek zorunda kalmayız.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: