Hız çağında yaşıyoruz, bir şeylere ve bir yerlere yetişmek için acele etmek zorundayız. Sonuç ise beklediğimizin tam tersi: tamamlayamadığımız işler, yarım yamalak projeler ve havada asılı kalan sözler… Bunca aceleye, bunca teknik desteğe, bunca çabaya rağmen boşa kürek çekiyoruz. Bir şeyler ortaya koyamadığımız gibi günü kurtarmanın derdinde toplumsal değerlerimizi yitirmeye başladık.
İhtiyacımız olan tüm toplumsal değerlerin adı var, kendisi yok: Dayanışma, destek olma, fedakârlık, incelik, başkalarının sorunlarıyla dertlenme, tok gözlü olma… Tek tek kaybediyoruz sahip olduğumuz güzellikleri. Bir uçurumun kıyıcığında tek bir ota tutunmaya çalışan bir kazazede gibi çaresiz bekliyoruz makus kaderimizi. Toprak ayağımızın altından kayıyor; dibe çekiliyoruz. Bir şeyler yapıyoruz sanıyoruz, yapamıyoruz; yaşıyoruz sanıyoruz, yaşayamıyoruz. Bu sentetikliğin içinde heyecanımızı ve azmimizi kaybettik. Sanal dünya bir sihirbazın hilesi gibi tüm önemli gerçeklerin üzerini örterken bizi birbirimize bağlayan o canım bağları da tek tek siliyor. Robotlardan korkmamıza gerek yok, bizler toplumsal bilincimiz siline siline robot haline döndük zaten.
Nerede o kendimize ve birbirimize gösterdiğimiz özen? Saatlerce dert anlattığımız ve dert dinlediğimiz o güzel dost toplantıları? Neredeler? Onlar ki toplumumuzun biricik harcı, gelecek güzel günlerimizin garantisiydiler. Yerlerine led ekranlardan akan bir sistemi koyduk. O sistemlere en ufak bir şey olunca da yüreklerimiz ağzımıza geliyor. Allah muhafaza sistem çökerse kıyamet mi kopacak? Asıl kıyamet bu sistemlerin yerine konulabilecek başka sistemler bulamamak değil, hayatımızın anlamlı olmasını bu sistemlerin varlığına bağlıyor olmamız. Onlar olmadan önce ateş yakmak için odunları birbirine sürtmüyorduk hatırladığım kadarıyla. Ağlarla değil gönüllerimizle birbirimize bağlıydık.
Toplumumuzu birbirine bağlayan o dinamiklere ne oldu şimdi? Güvenlik şirketleri değil mahallemizin amcası veya teyzesi göz kulak olurdu bizlere. Babacan ağabeylerimiz kuş uçurtmazlar, gözleri hep üzerimizde olurdu. Ben şanslı bir insanım, çocukluğum Çiftlik Mahallesi’nde geçti. Mehmetçik İlkokulu, İlkadım Ortaokulu, Samsun Ticaret Lisesi…Ve üniversite hayatımın bir bölümü. Hepsinde de çok canlı bir hayatın bizi kuşattığını hissettim hem mahallemde hem de gittiğim okullarda. Komşularımızın, öğretmenlerimizin, akrabalarımızın elleri hep sırtımızdaydı. Sadece Samsun’da değil Samsun’dan başka yerlere gittiğimde de bu sıcaklığı bulabiliyordum; ama şimdi bulamıyorum hiçbir yerde. Hayatımızı kolaylaştırsın diye tüm bilgilerimizi yüklediğimiz sistemler kişisel bilgilerimizi çalacak diye korkuyoruz ya; daha kötüsünü yaptılar, ruhlarımızı çaldılar.
Bir maraton halini alan hayatımızda bir es verip düşünmeyi bırakın durup bir nefes alacak zaman bırakmıyoruz mevcudiyetimize. Sahi biz kimdik eskiden? En vahim olan da elimizin altında hazır bilgi olmasının bizde yarattığı çok bilmişlik durumu. Derinlik kalmadığı gibi herkes her şeyi biliyormuşçasına birbirine girer oldu. “Gündem bahane, kavga şahane!” vaziyetiyle diş dişe gelmekte de hiçbir sakınca görmüyoruz. İnternet bilgeliğimizi dirhem dirhem satmaya çalışırken bir de kıdem basıyoruz insanlara. Herkes her şeyi biliyor, bir kişi de her şeyi bilmesin güzel kardeşim. Bilmediği konu da “Ben bu konuya hâkim değilim.” deme inceliğini gösteren kaç kişi kaldı? Hepimiz rahat rahat, bol keseden konuşuyoruz; hatta çocuklar bile.
Diyaloglarımız bir noktadan sonra monolog halini aldı. Çağın vebası bizi de sarıyor: “Önemli olan ben ve benim fikirlerim.” Yöntem de şu: “Görüntüyü kurtar, ikna et.” Bunun için de her yol mübah oluyor tabi. Biliyormuş gibi yapabilirsin, beden dilinle karşındaki insanı aldatabilirsin, görüntünle göz doldurabilirsin. Tüm gözler üzerine çevrilsin ve insanlar seni fark etsin yeter. Bir derde deva olma iddiası olmadığı gibi sorun çözme gayesi de yok bu yöntemlerin tabi ki. Bir araya geldiklerimizle “Beni anlamadı.” kırgınlığıyla ayrılıyoruz çoğu zaman. Zedelenen toplumsal dokularımızın yerine ne koyacağız? Hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde kültürel birikimlerimiz “yeni çağ” canavarlarının kazanlarında eriyip tükeniyor. Yüzümüzü led ekranlardan ziyade birbirimize dönmemizin zamanı gelmedi mi?
Saygılar, sevgiler…
Yorumlar
Kalan Karakter: