Aslında biz kimiz? İnsan her şeyi unutabilir; ama bunu asla unutmamalı. Bize var olduğumuzu hissettiren uğraşılarımızın peşini bıraktığımız an, hiç kimseye dönüşüyoruz. Sokağa çıktığımızda bir hiç kimse, diğer bir hiç kimsenin yanından öylesine geçip gidiyor. Kendimizi hiçleştirirken birbirimizin hiçliğini hiç göremiyoruz. Hiçlerin sayısının bir hayli fazla olduğu bir toplum ne yapabilir, hangi güçlüğü aşabilir ki? Hiç! Hayata ne güzel başlarız oysa ne heyecanlarla. Neler neler yapacaktık, neleri neleri değiştirecektik? Canımız sağ olsun, yapamadık. Yaptığımız işe ismimizi altın harflerle yazdıracaktık, yazdıramadık. İnsanların derdine derman olacaktık, olamadık. Başarısız mıyız? Değiliz, bir ayna gibi kırık döküğüz, parçalara ayrıldı ruhlarımız. Belki onları birleştirsek, karşısına geçip yüzümüze şöyle bir baksak hatırlayacağız ideallerimizi. Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey onun var oluş sebebi olan potansiyeli ve idealleriyle bağlarını koparması. Hani “kendini gerçekleştirme” dediğimiz şey var ya, ondan. Çoğumuz potansiyellerimizi hayatın sislerinin ve “ama” larının içine gömüp seçmediklerimizin girdabına kapılıp gidiyoruz. Yeteneklerimizi keşfedemeden, güçlü yanlarımızı göremeden, değiştirebileceklerimizin farkında olamadan sürüklendiğimiz ortamlarda hayatımızı tüketiyoruz. Fark yaratmış insanlara bakın, dağ gibi engelleri zamanında idrak ettikleri potansiyelleriyle aştıklarını görürsünüz. Başaramayanlar ise omuzlarına yük olan dozunu aşmış tevazuyla, özgüvenli ve iddialı olamama halleriyle yollarından dönenler.
Güçlü yanlarını algılayamamaları bir adım ötesinde duran idealleriyle aralarına simsiyah bir perde gibi gerilir. Ne hikmetse yeteneklerimizi keşfetmek konusunda hislerimizden çok başkalarının söylediklerine kulak kabartırız. Hayallerimiz onlara yetersizliklerini hatırlattığı için duymazdan gelir, daha da kötüsü bizi küçümseyerek yolumuzdan alıkoyarlar. Çoğu zaman da canımız ciğerimiz bildiklerimiz. Özümüzle bağlantımızı koparmamıza bile sebep olurlar. Bazıları bunu o kadar büyük bir keyifle yapar ki kendi köklerini çürüttüklerinin bile farkında olmazlar.
İnsan en çok köreltilen gençlere acıyor. Bir öğrencim vardı, çok da akıllı bir çocuktu. Buğulu bakan gözleriyle sınıfın en dip köşesinde oturur, ürkek ürkek dersi izlerdi. Tek başına oturduğu sırasının yanından birisi geçerken ayaklarını toplar neredeyse duvara yapıştırırdı çelimsiz bedenini. Gün bitip son ders zili çaldığında sınıftan en son çıkmaya gayret gösterirdi. Bir gün masamda bir şeylerle oyalanıyormuş gibi yaptım, baktım o da oyalanıyor. “Suat, eve geç kalacaksın yavrum, istersen çantanı topla.” deyince paniğe kapıldı. Kitaplarını, defterlerini ve kalemlerini hızlı hızlı toplamaya başladı. Birden çantası yere düştü, içindekiler zemine saçıldı. “Of ya, sakarım ben!” deyince eğilip onunla toplamaya başladım dökülenlerini. Sonra biraz sohbet ettik. Evde sakar aşağı, sakar yukarı diye irdeliyormuş ailesi. Hep yaftalama, hep aşağılamayla karşılaşıyormuş.
Veli toplantısında annesiyle tanışınca söylediklerinin tamamının doğru olduğunu anladım, çünkü annesi “Bizim çocuk sakardır, biraz da anlayışı kıt,” diye söze başladı. Sorsanız, dünyanın en aptalı, en beceriksizi, en işe yaramazı. Şunu söylemekten çekinmedim ben de: “Çocuğunuza aslında ne olduğunu unutturuyorsunuz; potansiyellerini, yeteneklerini yok ediyorsunuz.” Söyledim; çünkü Suat çok güzel şiirler yazıyordu. Sadece şiire değil coğrafyaya ve tarihe de büyük ilgisi vardı. Teneffüslerde kütüphaneden aldığı kitapları okuyordu, gayretliydi. Özü, annesinin ve babasının ona biçtiği kılıfa büyük geliyordu. O yüzden şeffaflaşmıştı, görünmez olmuştu. Bir kara büyü gibi kulağının dibinde fısıldananlar onu etkisi altına almış, kıpırdayamaz hale getirmişti. İşe yaramaz olduğuna öyle çok inanmıştı ki üniversite sınavında pek bir varlık gösteremedi, üniversiteye gidemedi. Birkaç yıl dershaneye gidip bir şeyler yapmaya çalıştı, olmadı. Gizli gizli yazdığı şiirler de şiir defterinde solmuştur kesin. Ondan bir daha haber alamadım, Araya yıllar ve teknoloji girdi. Ama onun gibi potansiyellerinin üzerine toprak atmış bir sürü gençle karşılaştım. Ne kadar elinden tutmaya çalışırsanız çalışın bir insanın yeteneklerine ve potansiyellerine önce kendisinin ikna olması gerekiyor. Çevresi tarafından budananlar bunu pek yapamıyor. Sadece aileler olarak değil toplumca da bunu yapıyoruz. “Sana mı kaldı?” mantığıyla. İşte bu noktada psikolojik direnç gösterebilenler sıyırıyor. Onların sayısı da bir hayli az.
İnsanların, özellikle de gençlerin bu direnci gösterememelerinin sebebi henüz duygularını tanıyıp onların işlevlerini sorgulayamamaları belki de. Ergenliğin ne bela bir şey olduğunu hepimiz biliyoruz. Teknoloji manyaklığının son sınıra geldiği günümüzde gençlerimizin işi daha da zor. Çünkü gençlerimizin stresle başa çıkma becerilerini zayıflattığı gibi duygusal farkındalıklarını köreltip gerçek sosyal bağların içinden onları çekip alıyor teknolojik bağımlılık. Bırakın duygusal direnç geliştirmeyi dikkatleri dağılıyor, zihinsel berraklıkları kayboluyor. Şimdiki gençlere bakın, kriz anında doğru tepki veremiyorlar, çoğu açık bir ağızla donup kalıyor. Depresyon, sürekli mutluluk arayışı da bonusu oluyor teknoloji bağımlılıklarının.
Bizler gençlerimize kendi potansiyellerimize sahip çıkamayarak kötü örnek olduk. Onlara hem bu konuda hem de psikolojik direnç kazanma konusunda bir faydamız dokunmadı. Umarım bizler gibi gerçekte kim olduklarını tamamen unutmazlar.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: