Hani derler ya “Olmayınca olmuyor,” diye. Zaman zaman bırakmak gerekiyor ipin ucunu. Devamlı akışın ters yönüne kürek çekmek insanı bezdirdiği gibi işe de yaramıyor.
İnsanoğluyuz; sorunlarla karşılaşmadan, sıkıntılarla yüzleşmeden gerçekler kafamıza dank etmiyor. Durumun vahametini başımızı bir nebze belaya sokmadan anlayamıyoruz. Kolayı zor yapıyoruz, bataklığa düşmeden öğrenemiyoruz. Uzun zaman önce yaşadığım, “İnsan kurtarma,” refleksim devreye girdiğinde frene basmamı sağlayan bir olaydan söz etmek istiyorum. Ailecek görüştüğümüz bir arkadaşıma kahvaltıya gitmiştik. Çok tatlı iki kızları var; büyüğü iç mimar, küçüğü sosyolog. Bize hediye olarak dört parçalı bir tangram almış küçük olanı, hep birlikte uğraşmaya başladık. Kızların babaları çok saygıdeğer bir insan ama epey bir inatçı ve iddiacı. Sıra ona geldi, zor bir şekil seçtik, bir türlü seçtiğimiz şekildeki gibi birleştiremiyor parçaları. (Bilirsiniz, tangramın parçalarını kılavuzunda seçtiğiniz şekle göre birleştirmeye çalışırsınız.) Adamcağız öyle çeviriyor olmuyor, böyle çeviriyor olmuyor. En sonunda “Bu parçalardan biri eksik,” dedi. Hırçınlaştıkça hırçınlaştı, işin tadını kaçırdı. Onu böyle içine şeytan kaçmış gibi görmeye alışkın olmadığımızdan ne yapacağımızı şaşırdık ve donup kaldık.
Gözlüklerini taktı daha bir ciddileşti. “Bu parçalardan biri fazla,” deyip saçma sapan bir şekil çıkarttı ortaya. Dakikalarca yaptığı şeyin şekille hiç alakası olmadığını anlatamadık adamcağıza. Küçük kız beni kolumdan çekti ve “Bırakın yapamasın,” dedi. Onu köşesinde tangramla baş başa bıraktık ve biz çaylarımızı alıp balkona çıktık. Bir süre kendisiyle kalan arkadaşımız sonunda yapamayacağını anladı ve vaz geçip hiçbir şey olmamış gibi süklüm püklüm yanımıza geldi.
O söz, “Bırakın yapamasın,” bana büyük bir ders oldu, bazı kriterlerimi yeniden gözden geçirmemi sağladı. Otomatik pilota bağlanmış gibi insanlara her koşulda koşmayı, dinlemeyene gerçekleri göstermeye çalışmayı bıraktım. Bazen insanların sadece buna ihtiyacı oluyor, başaramamaya. Siz bir şeyler anlatmaya çalıştıkça iş daha sarpa sarıyor, uğraşıp didindiğinizde daha beter oluyor. Geriye çekilip o insanı yanlışının sonuçlarıyla yüzleştirmeniz cidden çok iyi bir yöntem. İzahat etmek, yol göstermek geri tepiyor, anlaşılmıyorsunuz çünkü. Kalpler kırılıyor, sevgi ve saygı yıpranıyor. İnsanları kendi hallerine bırakabilmeyi öğrenmek gerekiyor demek ki. Farkındalık anını yakalayamayan insanlara yapılacak bir şey yok.
Can yakıcı olsa da risk alıp onu zihniyle baş başa bırakmak zorundayız, bu onları kaderlerine terk etmek anlamına gelmiyor. “Yanlış yapıyorsun, lütfen yapma,” diye sürekli uyarıyorsak asıl yanlışı yapan bizleriz; çünkü karşımızdakinin henüz algısı kapalıdır ve ısrara devam edersek farkındalığının önüne geçtiğimiz gibi bize karşı öfke ve kin duymasına neden oluruz. Olayın deneyimleme boyutu var bir de. Yani herkes hata yaparak deneyimleme lüksüne sahip olmalı. Neye mal olursa olsun buna izin vermemiz gerekiyor sanırım. İyi tarafı ve işin sihirli yanı insanlar ancak kaybettiklerinde bir şeylerin değerini anlayabiliyorlar. Hepimiz bir nebze öyle değil miyiz, bizim de kör noktalarımız yok mu?
İnsanları gitmek istedikleri yolda engellemenin, gereksiz öğütlerin işe yaramadığını bizden öncekiler çok iyi anlamış, ne demişler? Sözü söyle alana, kulağında kalana. Elbette zarar görmesinler, gözümüz yine onların üzerinde olsun. O kristal anı yakalayana kadar onları ancak uzaktan kollayabiliriz. Keşke herkes için farkındalık anının gelmesi kolay olsa. İnsanlar öyle aydınlanma anlarını kolay kolay yakalayamıyorlar. Hayat da eskisi gibi değil; bir hayli gürültülü, hızlı ve engelleyici hale geldi. Durumumuzun iç açıcı olmadığını anlamamız eskiye göre bir hayli zaman alıyor.
Eskiden tek yumruk bir toplumduk ve bir sosyal hayatımız vardı. O dönemler (dijitalleşmeden önce), başkalarının gözlerine bakarak bile hangi durumda olduğumuzun farkına varabiliyor, ona göre de kendimizi hayatın içinde konumlandırabiliyorduk. Şimdi birbirimizden birey birey kopardılar bizi, yankı odalarına hapsettiler. Tek başınayız, davranışlarımızı başkalarıyla kıyaslayarak dengeleyemiyoruz kendimizi. O yüzden daha uzun sürüyor yanlışlarımızı görebilmek. Gün geçtikçe insanlar daha ağır bedeller ödemeye başladı bu yüzden.
İnsanlığın düşmanları da yanlışımızda ısrarcı olma zaafımızdan yakaladılar bizi. Gözlerimizi dijitalle bağladılar, yalanları önümüze gerçek diye koydular. Bizleri sanala aktarıyor, her konuyu çok güzel çarpıtıyorlar. Zehri şerbet diye avuçlarımızın içine bırakıyorlar, “Bu zehir, içmeyin,” diyeni linç ediyorlar, sokağa çıkamaz hale getiriyorlar. Her şeyin başına “yapay” getirerek bize sahte olduklarını bangır bangır söylüyorlar. Bazılarımızın kulakları tıkalı ve gözleri kör olmuş gerçeklere. Ve istemesek de hepimiz tüm edimlerimizle birbirimize görünmez zincirlerle bağlıyız.
Bazı yanlış kararlarda durduramadıklarımızın peşinden de sürüklenmek zorunda kalacağız ne yazık ki. Mesela İklim Kanunu tamamıyla meclisten geçti, gelecek nesiller de dahil sonuçlarına hep birlikte katlanacağız. Mecburen nefeslerimizi tuttuk “Bırakalım yapamasınlar,” dedik; çünkü sonuçlarıyla karşılaşmaya başlamadan kimsenin anlayacağı yok.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: