Kötü sözcükleri lügatimizden çıkardığımızdan “cahil” demek istemiyoruz; ama bazı insanlar bunun da ötesine geçerek toplumun kanını iyice emiyor. Toplumun kanını emdikleri yetmiyormuş gibi bir de en ön saflara geçiyorlar, şaşırıyoruz, “Böyle biri nasıl zirveye ulaşır?” diye. Etraf bilmediğini bilmeyenlerle dolup taştığı gibi bir de bu bilmediğini bilmeyenleri tepemize çıkarmışız. Herkes birbirinin gözünün üzerindeki kaşıyla o kadar meşgul ki kimsecikler de durumun acayipliğini sorgulayamıyor.
Merak etmeyin, sadece bizim başımızda değil, bütün toplumlarda var bu durum. Bundan yaklaşık yirmi yıl önce Amerika Birleşik Devletleri’nde dev bir şirketin CEO’sunun okuma yazma bile bilmediği ortaya çıkınca herkes şaşkınlıktan küçük dilini yutmuştu. Adamın oralara kadar nasıl çıktığı araştırılınca da iki davranışın buna neden olduğu anlaşılmıştı: “Çevresinde olup bitenleri takip ederken göz temasıyla etrafına tatlı bir gülümseme yayması ve insanları başlarıyla onaylayacağı anı iyi tespit edebilmesi.” Adamcağız tek kelime bile okuyamadığı halde zirveye bu şekilde gelebilmişti. Onu işe alanlardan birinin yaptığı açıklama çok ilginç: “O kadar içtendi ki farkına varamadık.” Peki adamın hiçbir şey bilmediği nasıl fark edilmişti? Ondan bir belgeyi inceleyip bizzat kendisi tarafından bir rapor yazması istenilince her şey ortaya çıkmıştı. O zamana kadar da çalışan verimliliğini artıran en önemli kişi olarak görülmüş. Yani insanların omuzlarına elini koyması oralara kadar çıkabilmesini sağlamış. Ne güzel değil mi? “bizden biri” hissiyatını yarat ve gerisini akışına bırak. Ya adamın cesaretine ne demeli?
Biz bir şey demeyelim, bu cahil cesareti bilimin konusu olmuş, biraz onlara kulak vermek lazım. Bilim insanları bunun için bir sosyal deney yapmışlar. Buna Dunning Kruger varsayımı deniliyor. Niteliksiz insanların cüretkarlıklarını mercek altına almak için yapılmış bir deney. Deney şöyle gerçekleştiriliyor: David Dunning ve Justin Kruger, Cornell Üniversitesi’nden 65 lisans öğrencisini seçiyor. Katılımcıların bazı yetilere sahip olup olmadıkları kontrol ediliyor. Mantıksal akıl yürütme, dilbilgisi, mizah anlayışı… Deneyde kendi performanslarını ölçmelerini isteyecekleri için deneklerin belli bir oranda bu yetilere sahip olması çok önemli. Bunu tespit ettikten sonra deneyin uygulanmasına geçiliyor. Her deneğe sorular yöneltiliyor (bir nevi sınav gibi), sorulara verdikleri yanıtlar puanlanıyor ve aldıkları puanlar deneklere söylenmiyor, onlardan kendi performanslarının sonuçlarını tahmin etmeleri isteniyor. Deneyi gerçekleştirenler katılımcıların gerçek performanslarıyla tahmin ettikleri performanslarını karşılaştırıyor. Sonuç dehşet verici. Yetersiz katılımcılar kendi eksikliklerini fark edemiyorlar, daha yüksek bir performans sergilediklerinden neredeyse eminler. Yeterli katılımcılar ise son derece mütevazi davranıp kendilerini abartmıyor. Anadolu ağzıyla söylemek gerekirse yetersizler kabara kabara gezerken yeterliler siniyorlar.
Deneyi yapanlar belki gözlerine inanamadıklarından belki de sonucun bilimselliğine halel gelmemesi için kontrol amaçlı farklı alanlarda bir dizi deney daha yapıyorlar. Satranç oyuncuları, silah kullanma eğitimi alanlar, tıp öğrencileri…Her seferinde aynı sonuçlara ulaşıyorlar. Yani özetle öz farkındalık eksikliği bilgi eksikliği ile kol kola yürüyor, üstelik de her alanda.
Gerçek yaşamdaki gerçek rakamın boyutunu varın siz düşünün. Çağımızın müzmin hastalıkları olan algı yönetimi, görünür olma gayretini de bunun üzerine ekleyince ne oluyor peki? İçi bomboş, yerini dolduramayan, hiçbir şey üretmeyen, sadece onaylayarak günü kurtaran insanlar en kritik noktalara kendilerini yerleştiriyorlar. Bunu “Rasputin Sendromu” olarak isimlendirirsek, sendromun hangi sebeplerle ortaya çıkmış olabileceğini de gözlemlerimize dayanarak şöyle sıralayabiliriz: Toplumun her katmanında karizmatik figürlere ihtiyaç duyulabilir. Toplum, rasyonel düşünce yerine mistik veya duygusal düşünceden etkileniyor olabilir. Biraz toplumsal düzeyde biraz da bireysel düzeyde eleştirel düşünce devre dışı kalmış olabilir. Yani insanlar en önemli konularda bile kararlarını düşünerek değil hissederek veriyor olabilir. Hislerimize güveneceğiz tabii ki; ama onu düşünce süzgecinden geçirmezsek özellikle günümüz dünyasında başımız birçok konuda epey bir sıkıntıya girebilir. Özellikle de kendinden emin gibi görünenlerin peşinden gitmeden önce onların yeterliliğini sorgulamamız gerekir. Bizde konuyla ilgili çok güzel tabirler vardır. Ama en güzeli ve en başta geleni Yunus Emre’nin o ünlü dizeleridir:
İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsin, ya nice okumaktır?”
Amerikalı, Avrupalı onca araştırma yapmış. Keşke gelip bizim Yunus’a bir sorsalarmış. Ha bir de halkımızın bilgeliği var elbet. “Başak büyüdükçe boynunu eğer,” diye söylemişler. İnsan bildikçe daha çok tevazu gösterir. Tevazu sahibi olmayan insanların bilgeliğinden bir miktar şüphe etmekte fayda var gibi. Gerçek bilginin tabiatında bir parça tevazu mutlaka bulunur. Gerçekten bilenlerin çevreye caka satmaya zamanları olmaz. Onları körükleyen merak duygusuyla yanıp tutuşurlar. Toplumsal basamaklarda yer kapmak, insanlara dudak bükmek, maddi kazanç elde etmek gibi şeyleri çoktan aşmışlardır. Gerçekten bilenle bilmeyeni ayırmanın en kestirme yollarından biri karşımızdakinin tevazusunu ölçmekten geçer çoğu zaman. Çünkü insanlar bir donanıma sahipse ve bu donanıma sahip olabilmek için tırnaklarıyla kazarak çalışmışlarsa neden diğer insanlara tepeden baksınlar?
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: