Ait olduğum bu toplumun bir üyesi olmaktan her zaman gurur duymuşumdur. Toplum olarak yaşadığımız her türlü kargaşaya, her türlü olumsuzluğa rağmen seviyorum insanımızı, ona inanıyorum; yaşadığımız felaketleri aşacağını biliyorum. Sadece başına gelenlerin kasti olmadığını düşünüyor, belki de onun bazı yönlerini çok iyi bilenler tarafından böyle düşünmesi sağlanıyor. Onun için affediyor, bir gün sonra unutuyor yapılanı. Tüm bu sarsıntılarda hareketsiz kalmasının sebebi ataleti değil, biz birbirimizi bununla suçlasak da. Ülkemizde, şehrimizde, mahallemizde tüm olan bitenler yüzünden vatandaşlar olarak birbirimizi suçluyoruz ya, ben yapamıyorum, suçlu bizler değiliz. Ve hatta bazı tercihlerimiz yüzünden birbirimize düşmanız ya, ben olamıyorum. Birilerinin peşinden gidiyor bazılarımız, diğerlerimiz onun peşine takıldı diye veryansın ediyor ya; ben edemiyorum.
Çünkü milletimizin sağlam, sıkı dokunmuş kumaşını biliyorum. Yanlışa sürükleniyorlarsa içlerindeki iyiyi onlara karşı kullandıkları için. Halkımızın gözlerinin önüne perde çekmek çok kolay, çünkü çok büyük zaaflara sahipler. En başta mağdurun her zaman yanında olmak gibi bir zaafları var. Şu anda akıl almaz derecede her şeyi kabullenişlerinin sebeplerinden biri de bu. Bizim milletimize mağdur edebiyatıyla allayıp pullayıp her şeyi kabul ettirebilirsiniz. Gözlerinin önüne perde çekip iyi niyetlerini onları yok etmek için dahi kullanabilirsiniz.
Aza kanaat eden, şükretmesini bilen bir milletiz, hatta o kadar ki, tüm ekonomik krizlerin kendimizden kaynaklandığını düşüneceğiz neredeyse. Bazen sohbet ediyorum insanlarla ve anlıyorum ki kötü gidişatın onlara normal gelmesinin sebebi onların alçak olmasından değil tam tersine yüksek bir ahlaka sahip olmalarından kaynaklanıyor. Çünkü katlanmayı biliyorlar ve katlanırlarsa bir gün tüm olumsuzlukların kendiliğinden başlarından savuşup gideceğine iknalar. Yoksulluk belasıyla boğuşanların çoğu süslü vitrinleri gördükçe ortada bu kadar bolluk varsa o ürünlere ulaşamayışlarının sebebinin alım güçleri olduğunu düşünüyor. Bazılarının bir dilim ekmek bulamazken, bazılarının ultra zengin olması üzerinde çok da kafa yoramıyorlar; çünkü insanımız kanaatkâr. Üstelik de kimsenin yaşantısında gözü yok. “Benim imkanlarım bu kadar.” fikrinin içine sığdırmaya çalışıyor hayatını. Haksızlığa uğrayanlar belli bir süre sonra adaletin tecelli edeceğini düşünüyor. Kazaya belaya uğrayanlar, daha beteri başlarına gelmediği için şükrediyor. Yakın zamanda çok önemli bir örneğine bizzat şahit oldum. Yaşlı bir teyze yanından hızla geçen bir motosiklet yüzünden dengesini kaybetti ve pat diye yüz üstü serildi kaldırıma. Kollarından tutup kaldırdık, birden bir avuç kanı kırık dişiyle birlikte yere tükürdü ve “Çok şükür yarabbi!” dedi. Ne motosikletliyi şikâyet etmeyi düşündü ne de intikam almayı. Elini yüzünü yıkadık ve o kazayı o şekilde atlatmasına duyduğu minnetle kalktı, evine yollandı.
Sadece bunlar mı? Türk filmlerindeki replikler gibi “Saftır inanır.” düsturuyla her şeyi yedirebilirsiniz bu asil millete. Yeter ki onların masum yanlarını yakalamayı bilin. Öyle sabırlılar ki taşın bile çatlayacağı yerde onlar dimdik ayakta kalmaya çalışırlar. Mikusch, 1929 yılında yazdığı “Gazi Mustafa Kemal, Asya ile Avrupa Arasındaki Adam” adlı eserinde (Özellikle Avrupalı okurlar için kaleme alındığını belirtmek isterim.) Asil Türk Milletinin bu yönüne şöyle bir yorumda bulunur: “Türk bekleyebilme yeteneğine sahiptir. Sabrı taşmadan bekleyebilir. Soğukkanlıdır, çevresindeki dünyayı pek az umursar. Azla yetinme gücüne sahiptir ve tokgözlüdür. Köylü alışkanlıklarından kaynaklanan yalın bir alçakgönüllülüğü vardır. Yoksulluğa katlanmada, hiç bitmeyecek gibi görünen sıkıntılara, aksiliklere dayanmada, hiçbir şey yapmadan durabilir.”
Maalesef, yabancıların bizi tanıdığı kadar bizler kendimizi tanıyamıyoruz, toplumsal özelliklerimizden ve güzelliklerimizden bihaberiz. İşin en acınası tarafı da tüm bu güzel yönlerimizin bize karşı kullanılması. Toplumsal özelliklerin de incelendiği bilimler olduğunu (sosyoloji ve antropoloji) ve bu bilimler sayesinde elde edilen verilerin bizi etkilemek için kullanılabileceğini göremiyoruz. Yapay zekayı da buna eklersek insan düşünmeden edemiyor “Kim bilir algılarımızla nasıl oynuyorlar?” Ve hatta bizi yeniden kurguluyor, esnetiyor, kendi istekleri doğrultusunda yönlendiriyor olabilirler mi?
Bu yüzden bu toplumda insanımıza gerçekleri göstermeye ve bir şeyleri değiştirmeye namzet adayların öncelikle ait olduğu toplumu iyi tanıyıp ona göre bir yol haritası çıkartması gerekiyor. Ve en önemlisi de halkını her şeyden çok sevmesi… Bu halk omzuna elini sevgiyle koyan hiç kimseyi yarı yolda bırakmadı.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: