Bir kişi birçok şeyi değiştirir. Değiştirmez sanırız; ama öyle insanlar gelip geçer ki bu dünyadan, kökten değiştirir, sarsarlar bütün düzenleri. Hem de öyle aman aman göz önünde, neonların altında yapıp etmelerle değil. Cılız bir aydınlığın içinde güneşler yaratarak tüketirler ömürlerini. Sessiz sedasız, köşelerinde hiçbir takdir beklemeden. Çırpınmalarının farkında olunmaz; önledikleri felaketler, önüne geçtikleri haksızlıklar, tamir ettikleri yanlışlıklar dile getirilmez.
Çoktur, çoğuz. Her birimiz onlardan biriyiz de fark etmeyiz, fark etmemizi istemezler. Bizim kendimizi bir sayı olarak görmemizi sağlayıp olan bitene tesirimizin bilincinde olmamızı istemezler. Diğerleri yıkıp dağıtırken dünya bizim gibi büyüklenmeden işine gücüne bakan insanların hatırına döner durur. Onlar da ortada caka satar, olmadı dirhem dirhem havasını atar. Tüm gözler üzerlerine döner, sanırsın ademoğlunun bütün işlerini bunlar var etti. Eh tabi parsayı da onlar toplar. Her şeyi kotarıp hayatı ayakta tutanlarla o hayatın kaymağını yiyenler aynı kişiler olmadı hiçbir zaman. Bu hepimizce malumumuz. Peki böyle mi devam edecek? Elbette böyle devam edecek. Çocukluğumuzda Andersen’den dinlediğimiz masallar büyüdüğümüzde yeni dünyanın vaatlerine dönüştü. Rolleri belirleyenler var ve sistemi bunun üzerine kurdular. Eski popüler bir şarkı sözünün belirttiği gibi “Yaslanan ve yaslanılanlar…” Belki de şimdilik işlerine yaradığımız için varlığımıza izin veriyorlar. Artık o kadar ileri gidildi ki Malthus’un nüfus teorilerini bile ulu orta dile getirebiliyorlar. (Nüfusun dengelenmesi gerektiğini savunur.)
Çabasıyla hayatı ayakta tutan bizler de hiç sesimizi çıkarmadan bir film gibi izliyoruz yapılanları. Nezaketimizden susmalarımızı güçsüzlük olarak algılayıp haklarımızı gasp ettikçe ediyorlar. Alçak gönüllüysen, zarifsen ezilmeye adaysın. Hele bir de onlar gibi kişisel şeycilerin tavsiyesiyle kendini parlatmayı ve öne çıkmayı bilmiyorsan. Kurumsal bazda bile bu böyle: Görünür olmak. “Görsel Çağ” diyorlar adına ya, “Görüntüyü kurtar, gerisine boş ver gitsin.” sloganını yaşam felsefesi haline getirdiklerinden, bizim gibi toplumun yükünü çekenleri silikleştirip şeffaflaştırıyorlar. Metanetle, sabırla çalışan insanların güçlerinin farkında olmasını istemiyorlar. Zayıf kişilikli, fedakarlığı bilmeyen, yemelere doymayan, kompleksli, sadece ciladan oluşanları seviyorlar; çünkü bu tip insanlara her istediklerini kolaylıkla yaptırabilirler. Bu sebeple görüntücülüğü öyle abarttılar ki neler nelerle karşılaşıyoruz. Dudaklarını arı sokmuş gibi dolaşan, dillerinde “kombin” terennümünden başka kelam olmayan gençlerimiz mesela. Ellerindeki malum kahve zincirinden alınmış bardağı kendine kalkan yapan çocuklarımız mesela. Alışveriş yapmayı hobi olarak değerlendiren trendcilerimiz mesela…Çoğaltmalara doyamıyorlar böyle insanları…Zaaflar körükleniyor, istedikleri hayat yaygınlaştıkça onlar güçleniyorlar.
Öyle bir hastalık halini aldı ki mesela bir genç kızımız çıkıp ağzını yaya yaya şunu söyleyebiliyor kameralara: “Ne var yani, mesela ben burnumu beğenmiyorum, yaptırmayı düşünüyorum, bu herkesin doğal hakkı. İsteyen botoks yaptırır, isteyen silikon kullanır. ” İnsanın sorası geliyor: Doğal mı? Hak mı? Yani yaşamak ve nefes almak gibi mi?
Dünyayı dönüştürüyorlar, eskiden içinde keyifle ve insanca yaşadığımız o güzel dünyayı. Kafalara sokulan bu yanlış kıyaslamalar ve özgürlük kandırmacasıyla keselerini de dolduruyorlar bir yandan. Buna benzer bir yanlış kıyaslamayla daha karşılaşmıştım vakti zamanında: “Kimisi kitap okumayı sever, kimisi kumar oynamayı.” Neresinden tutsan elinde kalıyor bu tip sözde akıl yürütmeler. Kendi görüşünü bataklıktan çıkarabilmek için uydurulmuş bir bakış açısı. “Aynı kulvar mı?” diye çıkışmak bir işe yaramayacak. İnsan ister istemez üzülüyor, bir tarafta kendini paralarcasına dünyayı yaşanılası bir yer haline getirmek isteyenleri, diğer tarafta sadece görüntüyü kurtararak pirim yapanları görünce. Böylelerini çoğaltmak istiyorlar, bizim gibileri azaltmak. Hatta işi o kadar ileri götürdüler ki bizim üzerimizde kafa yorarken Malthusçuların yaptığı gibi ürünmüşüz gibi bahsediyorlar bizlerden. İnsanların sayısını artırmak ve azaltmakla ilgili konuşabilme cüreti gösteriyorlar. Öyle değiller; ama biz onlara elitler diyoruz, en azından onların hepsini bir arada anmamıza yarar. Ortak bir hedefe doğru ilerliyorlar: “İnsanlığın kanını son damlasına kadar emmek.” Bu emellerini de yıllara yaydıkları ve iyilik kisvesine büründürdükleri için farkına varamıyoruz. Alt fondan da korkuyu verdiler mi insanlık olarak küreselcilik, iklimcilik, şuculuk, buculuk gözümüze bir kurtuluş formülü gibi görünüyor.
Yanarım yanarım, hepimizin farkında olmadan bunların ekmeğine yağ sürdüğümüze yanarım. Felaket senaryolarını yayarak onların işlerini kolaylaştırdık. Madem bu kadar büyük felaketler olacak neden o zaman bu elitler fabrikalarını yaşam alanlarımızın içinde tüttürebiliyorlar? Dünyaya zarar verdiği söylenen hiçbir şeyi neden sonlandırmıyorlar? Maden aramaları, ağaçlık alanların yok edilmesi, suların kirletilmesi neden durdurulmuyor? Bir yanda onların edimleri tıkır tıkır işlerken diğer yanda çalışkanlığı, sabrı ve bütün gücüyle çalışan sıradan insana “Sen bozuyorsun, sen kirletiyorsun, sen yok ediyorsun.” deniliyor? Neden gündem bu kadar çok değişiyor veya değiştiriliyor? En zor soruda kendimize sormamız gerekenler. Neden bizleri topaç gibi ortada çevirenlere bir kere olsun “Hayır!” veya “Yeter artık!” demiyoruz? Gözlerimizi kör edecek kadar saflığa ve iyi niyete gerek var mı? Kör sadaka nanköre sermaye olmaz mı?
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: